Confessions of a Dangerous Mind (2002) ile yönetmenliğe adım atan ünlü oyuncu George Clooney bu kez dünya ile uzay boşluğu arasında sıkışmış distopik bir hikâyeyi izleyiciyle buluşturuyor. Lily Brooks-Dalton’ın Good Morning, Midnight isimli romanından uyarlanan senaryosuyla film, 2049 yılında yaşanan bir felaketten sonra bir bilim insanının dünyaya dönmek üzere yolculuk yapan astronotlara ulaşarak onları dünyadaki koşullar konusunda uyarma çabasını anlatıyor. Görsel anlamda kuvvetli sahneler sunan filmin hikâyesinin bir türlü yerine oturmayan parçaları uzay boşluğunda kontrolsüzce savruluyor. Mark L. Smith (The Revenant)’in kaleme aldığı 2049 yılında geçen hikâyede tam olarak açıklanmayan bir "olay" sebebiyle Dünya’nın sonu gelmiş durumda. Dünya haricinde yaşanabilecek koşullarda olan K-23 adı verilen bir gezegenin uzaydaki varlığını keşfeden Augustine Lofthouse (George Clooney) ise, yaşanan felaketten sonra hâlâ uzay boşluğunda seyahat eden astronotlara dünyadaki elverişsiz koşulları anlatmak ve onları bu felaketten kurtarmak için elinden geleni yapıyor. Diğer insanlar ölümle yüzleşmeden önceki son günlerini aileleriyle evlerinde geçirmek üzere Antarktika’da kurdukları gözlemevlerini terk ederken, bütün hayatını bu araştırmaya adayan Augustine gözlemevlerini terk etmeyen tek kişi oluyor. Bu yüzden, aynı zamanda ölümcül bir hastalıkla mücadele eden karakter, gezegenler arası seyahatten dönen astronotlara ulaşmaya çabalarken de kimseden destek alamıyor. Ta ki, bulunduğu gözlemevinde aslında yalnız olmadığını anlayana kadar. The Midnight Sky: Antarktika ile Uzay Boşluğu Arasında    İnsanlık büyük olasılıkla iklim kaynaklı olan yok edici bir felaketle karşılaşıyor ve Dünya üzerindeki yaşam son buluyor. Anlatısını tam olarak bu noktada başlatan film, izleyicisine tam anlamıyla bir distopya sunuyor. Bunu yaparken, alışılageldik distopya hikâyelerinin matematiğini tersten uyguluyor. The Midnight Sky, uzaya yapılan yolculuktan sonra astronotları dünyaya döndürerek kurtarmak yerine, dünyayı gözden çıkarıyor ve onları, yeni keşfettikleri gezegene geri döndürebilmeye odaklanıyor. Aynı zamanda, anlatısının merkezine bir de baba kız hikâyesi koyarak dramatik etkisini yükseltmeyi hedefliyor. Gravity, The Revenant, Interstellar, Ad Astra ve The Martian gibi yapımlardan izler taşıyan filmi öne çıkaran en önemli özelliği ise, Martin Ruhe’nin sinematografisi ve kullanılan görsel efektlerin kalitesi oluyor. Özellikle Antarktika’da hiçliğin ortasında ve oldukça zorlu koşullarda geçen sahneler, ortaya etkileyici anlar çıkarıyor ve hikâyenin yarattığı etkiyi yükseltiyor. Filmin en güçlü anları ise, George Clooney’nin başarılı bir performansla canlandırdığı ana karakterin Antarktika’nın zorlu koşulları altında yaşadığı stresli anları ve uzay boşluğunda daha önce de örneklerini izlediğimiz bir zorluk anı oluyor. Bu sebeple, Antarktika’da geçen sahneler ve George Clooney’nin Iris (Caoilinn Springall) karakteriyle kurduğu bağ, filmin hikâyesi için çok büyük önem taşıyor. Zira film, merkezinde aslında Augustine’in bu projeyi hayata geçirebilmek adına kendi yaşamından vazgeçmesi üzerinden duygusal yükü ağır bir pişmanlık hikâyesini ve her şeye rağmen ayakta kalan bir sevgi bağını barındırıyor. Yalnızca böyle anlarda hayat bulan hikâye, ne yazık ki temposunu her zaman aynı ivmede tutamıyor, uzay ve dünya arasında geçen anlatısını dengeleyemiyor. Hikâye, izleyici üzerinde bırakacağı duygusal etkisini küçük yaşlardaki Iris Augustine’in yaşamına girerek ona bu zorlu mücadelesinde dayanma gücü vermeye başladığı andan itibaren inşa etmeye başlıyor. Iris, ölümcül olduğu söylenen, kanser olduğunu düşündüren bir hastalıkla boğuşan Augustine’i yaşama bağlıyor ve K-23 gezegeninden dönüş yolundaki mürettebata ulaşma amacını başarması için destekliyor. Belki de bu yüzden bu iki karakterin verdiği mücadeleyi anlatan sahneler filmin en güçlü özelliği oluyor. Antarktika’daki karakterler arasında kurulan…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Görsel anlamda kuvvetli sahneler sunan filmin hikâyesinin bir türlü yerine oturmayan parçaları uzay boşluğunda kontrolsüzce savruluyor.

Kullanıcı Puanları: 3.55 ( 31 oy)
55

Confessions of a Dangerous Mind (2002) ile yönetmenliğe adım atan ünlü oyuncu George Clooney bu kez dünya ile uzay boşluğu arasında sıkışmış distopik bir hikâyeyi izleyiciyle buluşturuyor. Lily Brooks-Dalton’ın Good Morning, Midnight isimli romanından uyarlanan senaryosuyla film, 2049 yılında yaşanan bir felaketten sonra bir bilim insanının dünyaya dönmek üzere yolculuk yapan astronotlara ulaşarak onları dünyadaki koşullar konusunda uyarma çabasını anlatıyor. Görsel anlamda kuvvetli sahneler sunan filmin hikâyesinin bir türlü yerine oturmayan parçaları uzay boşluğunda kontrolsüzce savruluyor.

Mark L. Smith (The Revenant)’in kaleme aldığı 2049 yılında geçen hikâyede tam olarak açıklanmayan bir “olay” sebebiyle Dünya’nın sonu gelmiş durumda. Dünya haricinde yaşanabilecek koşullarda olan K-23 adı verilen bir gezegenin uzaydaki varlığını keşfeden Augustine Lofthouse (George Clooney) ise, yaşanan felaketten sonra hâlâ uzay boşluğunda seyahat eden astronotlara dünyadaki elverişsiz koşulları anlatmak ve onları bu felaketten kurtarmak için elinden geleni yapıyor. Diğer insanlar ölümle yüzleşmeden önceki son günlerini aileleriyle evlerinde geçirmek üzere Antarktika’da kurdukları gözlemevlerini terk ederken, bütün hayatını bu araştırmaya adayan Augustine gözlemevlerini terk etmeyen tek kişi oluyor. Bu yüzden, aynı zamanda ölümcül bir hastalıkla mücadele eden karakter, gezegenler arası seyahatten dönen astronotlara ulaşmaya çabalarken de kimseden destek alamıyor. Ta ki, bulunduğu gözlemevinde aslında yalnız olmadığını anlayana kadar.

The Midnight Sky: Antarktika ile Uzay Boşluğu Arasında   

İnsanlık büyük olasılıkla iklim kaynaklı olan yok edici bir felaketle karşılaşıyor ve Dünya üzerindeki yaşam son buluyor. Anlatısını tam olarak bu noktada başlatan film, izleyicisine tam anlamıyla bir distopya sunuyor. Bunu yaparken, alışılageldik distopya hikâyelerinin matematiğini tersten uyguluyor. The Midnight Sky, uzaya yapılan yolculuktan sonra astronotları dünyaya döndürerek kurtarmak yerine, dünyayı gözden çıkarıyor ve onları, yeni keşfettikleri gezegene geri döndürebilmeye odaklanıyor. Aynı zamanda, anlatısının merkezine bir de baba kız hikâyesi koyarak dramatik etkisini yükseltmeyi hedefliyor. Gravity, The Revenant, Interstellar, Ad Astra ve The Martian gibi yapımlardan izler taşıyan filmi öne çıkaran en önemli özelliği ise, Martin Ruhe’nin sinematografisi ve kullanılan görsel efektlerin kalitesi oluyor. Özellikle Antarktika’da hiçliğin ortasında ve oldukça zorlu koşullarda geçen sahneler, ortaya etkileyici anlar çıkarıyor ve hikâyenin yarattığı etkiyi yükseltiyor. Filmin en güçlü anları ise, George Clooney’nin başarılı bir performansla canlandırdığı ana karakterin Antarktika’nın zorlu koşulları altında yaşadığı stresli anları ve uzay boşluğunda daha önce de örneklerini izlediğimiz bir zorluk anı oluyor. Bu sebeple, Antarktika’da geçen sahneler ve George Clooney’nin Iris (Caoilinn Springall) karakteriyle kurduğu bağ, filmin hikâyesi için çok büyük önem taşıyor. Zira film, merkezinde aslında Augustine’in bu projeyi hayata geçirebilmek adına kendi yaşamından vazgeçmesi üzerinden duygusal yükü ağır bir pişmanlık hikâyesini ve her şeye rağmen ayakta kalan bir sevgi bağını barındırıyor. Yalnızca böyle anlarda hayat bulan hikâye, ne yazık ki temposunu her zaman aynı ivmede tutamıyor, uzay ve dünya arasında geçen anlatısını dengeleyemiyor. Hikâye, izleyici üzerinde bırakacağı duygusal etkisini küçük yaşlardaki Iris Augustine’in yaşamına girerek ona bu zorlu mücadelesinde dayanma gücü vermeye başladığı andan itibaren inşa etmeye başlıyor.

Iris, ölümcül olduğu söylenen, kanser olduğunu düşündüren bir hastalıkla boğuşan Augustine’i yaşama bağlıyor ve K-23 gezegeninden dönüş yolundaki mürettebata ulaşma amacını başarması için destekliyor. Belki de bu yüzden bu iki karakterin verdiği mücadeleyi anlatan sahneler filmin en güçlü özelliği oluyor. Antarktika’daki karakterler arasında kurulan bağ, karakterler hiçbir zaman iyice tanıtılmadığı için uzay aracı Aether’in içerisinde sağlanamıyor ve anlatının en can alıcı olabilecek kısmı geri planda kalıyor. Gidişatı tahmin edilebilir adımlar izleyen hikâye, uzay boşluğunda yaşanan en heyecanlı anını bile daha iyisini birçok kez türün farklı örneklerinde izlediğimiz klişeleşmiş hamleleri tekrarlayarak şekillendirdiği için, iki anlatı arasındaki dengeyi tutturamıyor. Hikâyeye dair önemli noktaları sürekli olarak bir bilmece gibi sunan yapıdaki eksiklikler bununla sınırlı kalmıyor. Augustine’in isimsiz hastalığı, dünyanın başına gelen açıklanmayan büyük ve isimsiz felaket, karakterin hastalığının vahametine rağmen başına gelen zorluklarla mücadele ederken hayatta kalmayı nasıl başardığı ya da en önemli ters köşesi olan Iris’in gözlemevinde nasıl kaldığının gizemi gibi hikâyeyi baskılayan önemli stresler, izleyiciye üstünkörü anlatımlarla hızlıca sunuluyor. Hikâyenin üçüncü damarından yani Augustine’in geçmişinden gelen bazı anlar, sahnelerin arasına gelişi güzel yerleştirilip ortaya hızlıca atılan bu problemlerden bazılarını açıklamak üzere kullanıldığında ise, altı hiçbir zaman doldurulamayan problemlere bazen mantıktan uzaklaşmaya kadar varan, içi boş çözümler üretiliyor. Filmin hikâye noktalarından bazılarının ucunu açık bırakırken, bazılarını çözmek için gereğinden fazla çabalayan anlatısı, Felicity Jones’un karakterine bile yeterli alanı tanımıyor ve günün sonunda sadece George Clooney’nin karakterini parlatıp tek kişinin etkisi altında kalıyor. Hâl böyle olunca, Alexandre Desplat’ın yüksek tonlu müzikleri de hareket alanını her anlamda dar tutan hikâye için fazla görkemli kalıyor.

Görsel anlamda dikkat çekici sahneler sunan The Midnight Sky, hikâyesine ilginç bir açıdan yaklaşıyor ancak, hikâye yapısındaki eksiklikleri yok edemiyor. Sadece birkaç anında heyecan yarattığı için süresi sarkan film, hedeflenen ölçüde etkileyici bir hikâye anlatabilmek için bütün karakterlerine yeterli zamanı tanımaya, anlatısının temelini oluşturan noktaları iyice tanımlamaya, beklenmedik tehlikelere, daha iyi gizlenmiş ters köşelere ve daha geniş bir hareket alanına ihtiyaç duyuyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information