Walter Tevis’in 1983 yılında yayımlanan aynı isimli romanından uyarlanan The Queen’s Gambit, bir satranç dehasının yolculuğunu anlatırken satrancı herkes için ilgi çekici kılıyor. Anya Taylor-Joy‘un (Emma, Peaky Blinders) baş rolünü üstlendiği mini dizi, satranç gibi düşük tempolu bir oyuna yoğunlaşan bir dönem hikâyesi olmasından doğabilecek tüm dezavantajları birer birer lehine çeviriyor. Tıpkı Elizabeth Harmon’ın trajedilerle başlayan hayatını, sonsuz öfkesini ve takıntılarını doğru yerlere yönelterek tersine çevirdiği gibi.

Kocaman gözleriyle yedi bölüm boyunca yakın planlar aracılığıyla gözlerimizin içine bakarak bizleri derinden yakalayacak Elizabeth Harmon’la ilk tanışmamız 1967 yılında, Paris’teki alt üst edilmiş otel odasında gerçekleşiyor. Hareketli bir gece geçirdiği her hâlinden belli olan karakter, dizi süresince pek çok defa göreceğimiz sakinleştirici haplarını, içkiyle birlikte yuttuktan sonra aceleyle satranç tahtasına doğru ilerliyor ve anlatı, Elizabeth’in hayatının belki de en kötü günlerinden birine geri dönüyor. Aşk ve Para – Out of Sight ve Logan ile iki Oscar adaylığı kazanan Scott Frank ve Allan Scott’ın (The Preacher’s Wife, The Witches) yaratıcıları oldukları dizi, bu noktadan sonra Beth’i izleyiciye, Isla Johnston’ın canlandırdığı dokuz yaşındaki hâlinden itibaren tanıtmaya başlıyor. Matematik profesörü annesinin (Chloe Pirrie) yolculuk ettikleri arabayı başka bir aracın üzerine sürmesi sonucunda vefat etmesiyle öksüz kalan Beth, Methuen Yurdu Kız Yetimhanesine sevk ediliyor. Böylece, bu büyük trajedi sayesinde fark etmeden de olsa, hayatının birçok anlamdaki dönüm noktasına ulaşıyor. Zira Beth, bağımlısı olduğu sakinleştiriciler gibi, kendisini zirveye taşıyacak satrançla da ilk defa yetimhanenin temizlik çalışanı Mr. Shaibel (Bill Camp) yardımıyla burada tanışıyor. Aynı yetimhane, Beth’e gelecekte kendi yarattığı ailenin bir ferdi olacak Jolene’i (Moses Ingram) de kazandırıyor. Beth, manalı bakışları ve öfkesini gizlediği suskunluğu ile kendisine özgü bir etki yaratan, her hâliyle farklı olduğu apaçık ortada olan bir karakter ve dizinin yönetmenliğini de üstlenen Scott Frank, onun bağımlılık ve trajik olaylarla teste tabi tutulduğu hikâyesini, satranca en uzak duran izleyiciyi bile içerisine çekecek şekilde anlatıyor.

The Queen’s Gambit: Hırsa Bağımlılık

Dizinin hikâyesi genellikle kariyer odaklı ilerliyor. Yaşadığı trajik olayla tanıdığımız Beth’i hayatının en büyük zaferine kadar takip ediyor, satrancı hayatının merkezine oturtmasını, hayata karşı beslediği tüm öfkeyi satranç ile yatıştırmasını izliyoruz. Dolayısıyla, Beth ve izleyicinin onunla kuracağı bağ, dizinin yarattığı etki açısından çok büyük önem taşıyor. Bu noktada ise, Anya-Taylor Joy’un Beth’in öfkesinin ateşini donuk ifadesine sığdıran performansı ön plana çıkıyor. Kurulan bu güçlü bağ, Beth’in çocukluk travmaları, bağımlılığa yatkın hâlleri ve kurduğu alışılmadık aile ilişkileriyle sürdürülüyor. 64 karelik satranç tahtası içerisindeki taşların üzerinde kurduğu hâkimiyet, Beth için takıntı hâline geliyor. Küçük yaşta elinde olmadan yaşadığı kayıplar sebebiyle oradan oraya sürüklendiği için, bu sınırlı dünyada elde ettiği kontrol ona güven veriyor. Yetimhanenin bodrum katında temizlik görevlisiyle oynadığı ilk oyunun Beth’in hayatını sonsuza dek değiştirmesi de bu yüzden. O andan itibaren zihninde sürekli olarak satranç oynamaya başlıyor ve dizinin asıl sınavı başlıyor. Oldukça durağan, sessiz ve birçok insanın kurallarına yabancı olduğu bir oyun olmasına rağmen satranç ve oyunun terimlerinin sıklıkla kullanımı, Beth’in tutkusunun ateşi sayesinde herkes için ilgi çekici ve merak uyandırıcı bir hâle bürünüyor. Satranç oynanan sahnelerde Anya-Taylor Joy’un donuk ancak planlar kurduğunu belli eden mimiklerinin yanı sıra, bir süre sonra tekrara düşse de kullanılan değişik kamera hareketleri ve görsel efektler de hikâyenin akış hızına büyük destek sağlıyor. Öyle ki satranç turnuvaları, bir süre sonra dizinin heyecanını zirveye taşıyan sahnelerin ta kendisi hâline geliyor. Dizi, bu sahnelere eşlik eden gerilim dolu sessizlik, her hamleyi pür dikkat izleyen seyirciler ve oyuncuların donuk suratları ardına gizledikleri sonsuz hırsları eşliğinde satrancı belki de hiç olmadığı kadar çekici ve ilginç hâlde sunuyor. Bir yandan da cinsiyet ayrımcılığı, bağımlılık ve aile gibi konseptlerle uğraşıyor. Yetimhanede verilen haplarla başlayan madde bağımlılığı, evlat edinilerek gittiği yeni evinde alkol ile çeşitleniyor. A Beautiful Day in the Neighborhood gibi filmlerin yönetmeni olarak tanıdığımız Marielle Heller, 1950’li yılları hakimiyeti altına alan cinsiyetçi yaklaşımların önderliğinde oluşmuş “ev kadını” profiline dair tüm klişelerin vücut bulmuş hâli Alma Wheatley karakterini canlandırıyor. İş seyahatlerini bahane ederek evden uzaklaşan ilgisiz eşinin yokluğunda Alma, yalnızlığını evlat edinerek doldurmayı amaçlarken Beth’in satranç kariyeri sayesinde hayatında belki de ilk kez kendi ayakları üzerinde durma fırsatı yakaladığı için, umduğundan çok daha fazlasını buluyor.

Kostüm ve prodüksiyon tasarımı sayesinde görsel anlamda başarıyla yansıtılan dönemin cinsiyetçi ve ırkçı sosyal atmosferi ise sadece Alma üzerinden değil, siyah bir karakter olan Jolene’in yaşadığı ayrımcılıklarla da anlatılıyor. Buna satrancın erkek egemen dünyasına adım atan Beth’in karşılaştığı dar görüşlü yaklaşımları da ekleyebiliriz. Arkadaşları dönemin toplumsal normlarının gereklerine uyarak evlenip çocuk sahibi olurken, Beth sadece erkeklerin katıldığı turnuvalarda tek kadın olarak yarışıyor. Dar görüşlü haberler, her fırsatta cinsiyetinin ön planda tutulmasını istemediğini dile getirmesine rağmen Beth’in elde ettiği üstün başarıyı gölgeliyor. Halbuki onun başarısını, sahip olduğu matematiksel zekâya ve örüntülere karşı duyduğu ilgiye borçlu olduğu açıkça ortada. Karakterin kendisini güvende hissetmesini sağlayan bu örüntülere karşı beslediği takıntı seviyesine yakın ilgi dizi boyunca, Steven Meizler’ın sinematografisi ve arka planda kullanılan duvar kağıtlarının üzerinde tekrar eden desenler ile destekleniyor. Cinsiyetçi yaklaşımları yeteneğiyle yıkan Beth, bu yolculuğu sırasında önce yetimhanede Jolene ve Mr. Shaibel’la, daha sonra ise Alma ile edindiği aileye satranç çevresinden Benny Watts (Thomas Brodie-Sangster) ve Harry Beltik (Harry Melling) gibi karakterleri ekleyerek genişletmeyi sürdürüyor ve öz ailesinin açtığı yaraları, tercih ettiği ailesinin sıcaklığıyla sarıyor. Beth’in satranç kariyerini ailevi problemleri ve bağımlılıklarıyla verdiği mücadele eşliğinde anlatan dizi, böylece Mr. Shaibel, Jolene ve Beth arasında oluşan güçlü bağı, satranç çevresinde de kurmayı başarıyor. Aynı bağı, Alma ve Beth arasında kurarken harcanan vaktin uzunluğu bir sorun yaratsa da günün sonunda hikâye, küçük yaşta öksüz kalan Beth’in herkesi büyüleyen yeteneği sayesinde kocaman bir aileye sahip olduğunu ortaya koyuyor. Dizinin akışında Alma ve Beth arasındaki bağ inşa edilirken yaşanan bu aksaklık, hikâye yapısının içerdiği tahmin edilebilir dönüşler ve özellikle Beth’in yükselişinin ilerleyişindeki pürüzsüzlük gibi, eksikliklerle kendisini tekrar ediyor. Dizinin geneline bakıldığında olay örgüsü, klasik başarı öykülerinde kullanılan ilham veren ancak kolaycı kalan formülden fazla şaşmıyor. Bu formül, hikâyeyi tahmin edilebilir kıldığı için gerçeklikten uzaklaştırarak sivri köşelerini törpülüyor ve zamanda ileri geri gidilerek kazanılan ivmeyi yavaşlatıyor. Beth’in sıra dışı karakterinin satranca odaklandığında tutkuya dönüşen öfkesi ve dizinin satranç kariyeri üzerine kurduğu genel anlatısı başka yönlere kaydığında dizinin akış hızı sekteye uğruyor. Hatta bazen Beth’in sahip olduğu yetenek, bağımlısı olduğu hapların etkisiyle ilişkilendirilmenin eşiğine geliyor. Hikâye böyle zamanlarda, yedi bölümlük bir mini diziden ziyade süresini aşan bir sinema filmini anımsatıyor. Ancak yine de oldukça bağ kurulabilir bir karakterin hırs ve tutkuyla dolu yolculuğu özellikle duygusal anlamda her notaya eksiksiz ve tam kararında basılarak etkileyici şekilde anlatılıyor.

Anya Taylor-Joy’un performansı, karakterin satranç konusundaki tükenmeyen tutkusu ve turnuva sahnelerinin insanı içerisine çeken sunumuyla bir araya geldiğinde The Queen’s Gambit, seyirciyi ana karakterine hayran bırakıyor. Dizi, dramatik yapısını ayakta tutan çarpıcı anları hiç kaçırmıyor ve böylece kuvvetli bir anlatı sunuyor. İzleyiciye ise hikâyenin genel yapısındaki aksaklıklara rağmen, karakterin üstün yeteneğine ve tutkusuna imrenmekten başka yapacak şey kalmıyor adeta.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information