59. New York Film Festivali’nin en büyük kozu Coen Biraderler'den Joel Coen’in, kardeşi Ethan Coen olmadan gerçekleştirdiği ilk sinema filmi The Tragedy of Macbeth idi. Festivalin açılış filmi olan The Tragedy of Macbeth, hem izleyiciler hem de eleştirmenler tarafından büyük ilgiyle karşılandı. Bir Coen Biraderler hayranı olarak, benim en çok merak ettiğim şey ise Joel Coen’in tek başına çektiği filmin, Ethan ile çektiklerinden biçimsel olarak ne gibi farklılıklara sahip olacağıydı. Ethan’ın bir süre tiyatroyla uğraşmak istediği için sinemaya ara vermesi ve Joel’in ise pek çok kez uyarlanmış bir tiyatro klasiğini sinemaya taşımak istemesi arasında ne gibi bir paralellik kurulabilir diye de düşünmeden edemiyorum. Shakespeare’in Macbeth isimli oyunundan uyarlanmış film, birkaç ufak değişiklik dışında (Üçüncü Katil’in Ross olması ve yine Ross’un filmin içinde bir arabulucu rolünü üstlenmesi gibi) aslına sadık bir biçimde ilerliyor. Glamis Beyi Macbeth bir savaş sonrası dostu Banquo ile dönerken, üç cadının (filmde bu üç cadı tek bir cadı ve yansımaları olarak karşımıza çıkıyor ve cadıları oynayan tiyatro akademisyeni Kathryn Hunter ise fiziksel tiyatronun sinemadaki karşılığının ne olabileceğine dair adeta ders veriyor) kendisine verdiği kehanetten çok etkileniyor ve kehaneti elleriyle gerçekleştirmek için Kral Duncan’ı öldürerek İskoçya Kralı oluyor. Ancak ardından gelen iç karışıklık, Lady Macbeth’i ve kendisini deliliğe sürüklüyor. Shakespeare’in en önemli ve en çok alıntılanan oyunlarından biri olan Macbeth, pek çok kez sinemaya da aktarılmıştı. En yakında ise Justin Kurzel’in çektiği ve Michael Fassbender ile Marion Cotillard’ın başrollerini paylaştığı 2015 yapımı Macbeth’i izlemiştik. Joel Coen’in hem senaryosunu yazıp hem de yönettiği filmin başrollerinde sırasıyla Macbeth ve Lady Macbeth olarak Denzel Washington ve Frances McDormand yer alıyor. Washington ve McDormand, Shakespeare ile ilişkili oyuncular oldukları için rollerini büyük bir ustalık ile sergiliyorlar fakat birkaç yer dışında klasik yorumun ötesine geçmiyorlar. Zaten Coen de metni olduğu gibi kullanmayı, güncelleştirmemeyi tercih etmiş. Basın toplantısında oyuncuların büyük bir sevgiyle bahsettikleri üzere, Coen uzun ve teatral provalar yapmak için tüm oyuncuları üç haftalığına bir kampa almış. Bu yüzden de aslında başarılı bir tiyatro kumpanyası izliyor gibi oluyorsunuz filmi izlerken. Ancak film tüm bu iyi oyunculardan rol çalan bir set tasarımı ve görüntü yönetimine sahip. Coen’in de basın toplantısında belirttiği üzere Murnau ve Alman dışavurumculuğunun ışık ve gölgede ve mekân tasarımlarında etkisi büyük. Coen, büyük ve gerçekçi bir dünya kurmak yerine, karanlıkların arasında, brütalist mimari unsurları ile bezeli, kimsenin önünü göremediği bir atmosfer yaratmış. Bu, Macbeth’in hikâyesiyle de oldukça uyumlu bana kalırsa. Öte yandan filmi tiyatro ile sinema arasında bir yere yerleştiriyor. Bu, filmin arada kalmış olduğu anlamına gelmekten daha çok bir tiyatro oyununu filmleştirme denemelerinden biri olarak görülebilir. Joel Coen, Frances McDormand’ın tiyatroyu denemesi için yaptığı baskıların neticesinde bu filmi yapmaya karar verdiğini, ama metni başından beri bir film olarak düşündüğünü söylüyor. The Tragedy of Macbeth: Tiyatro ve Sinema Arasında Bir Üçüncü Yol Mu? Filmin insanı içine çeken atmosferi, Shakespeare’in orijinal dilinin kullanılması, Coen’in bize tiratları (yani tek başına konuşan oyuncuları) izletmesi ve sinemanın temel kurallarından birini tiyatroyla ikame etmesiyle (konuşmayan bir oyuncunun neler yaptığını dış karakterlere izah ettirmesi) itici hâle gelebiliyor. Coen, sinema ve tiyatro arasında yeni bir biçem denemeye çalışmış.…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

The Tragedy of Macbeth, Joel Coen’in filmografisinde kesinlikle ilginç bir yer tutacak, izlenmesi -özellikle de beyazperdede deneyimlenmesi- gereken bir film. Ancak yönetmenin bize sürekli bir tiyatro oyunu izlediğimizi hatırlatan seçimleri bu deneyimi baltalıyor.

Kullanıcı Puanları: 2.3 ( 1 oy)
70

59. New York Film Festivali’nin en büyük kozu Coen Biraderler’den Joel Coen’in, kardeşi Ethan Coen olmadan gerçekleştirdiği ilk sinema filmi The Tragedy of Macbeth idi. Festivalin açılış filmi olan The Tragedy of Macbeth, hem izleyiciler hem de eleştirmenler tarafından büyük ilgiyle karşılandı. Bir Coen Biraderler hayranı olarak, benim en çok merak ettiğim şey ise Joel Coen’in tek başına çektiği filmin, Ethan ile çektiklerinden biçimsel olarak ne gibi farklılıklara sahip olacağıydı. Ethan’ın bir süre tiyatroyla uğraşmak istediği için sinemaya ara vermesi ve Joel’in ise pek çok kez uyarlanmış bir tiyatro klasiğini sinemaya taşımak istemesi arasında ne gibi bir paralellik kurulabilir diye de düşünmeden edemiyorum.

Shakespeare’in Macbeth isimli oyunundan uyarlanmış film, birkaç ufak değişiklik dışında (Üçüncü Katil’in Ross olması ve yine Ross’un filmin içinde bir arabulucu rolünü üstlenmesi gibi) aslına sadık bir biçimde ilerliyor. Glamis Beyi Macbeth bir savaş sonrası dostu Banquo ile dönerken, üç cadının (filmde bu üç cadı tek bir cadı ve yansımaları olarak karşımıza çıkıyor ve cadıları oynayan tiyatro akademisyeni Kathryn Hunter ise fiziksel tiyatronun sinemadaki karşılığının ne olabileceğine dair adeta ders veriyor) kendisine verdiği kehanetten çok etkileniyor ve kehaneti elleriyle gerçekleştirmek için Kral Duncan’ı öldürerek İskoçya Kralı oluyor. Ancak ardından gelen iç karışıklık, Lady Macbeth’i ve kendisini deliliğe sürüklüyor. Shakespeare’in en önemli ve en çok alıntılanan oyunlarından biri olan Macbeth, pek çok kez sinemaya da aktarılmıştı. En yakında ise Justin Kurzel’in çektiği ve Michael Fassbender ile Marion Cotillard’ın başrollerini paylaştığı 2015 yapımı Macbeth’i izlemiştik.

Joel Coen’in hem senaryosunu yazıp hem de yönettiği filmin başrollerinde sırasıyla Macbeth ve Lady Macbeth olarak Denzel Washington ve Frances McDormand yer alıyor. Washington ve McDormand, Shakespeare ile ilişkili oyuncular oldukları için rollerini büyük bir ustalık ile sergiliyorlar fakat birkaç yer dışında klasik yorumun ötesine geçmiyorlar. Zaten Coen de metni olduğu gibi kullanmayı, güncelleştirmemeyi tercih etmiş. Basın toplantısında oyuncuların büyük bir sevgiyle bahsettikleri üzere, Coen uzun ve teatral provalar yapmak için tüm oyuncuları üç haftalığına bir kampa almış. Bu yüzden de aslında başarılı bir tiyatro kumpanyası izliyor gibi oluyorsunuz filmi izlerken. Ancak film tüm bu iyi oyunculardan rol çalan bir set tasarımı ve görüntü yönetimine sahip. Coen’in de basın toplantısında belirttiği üzere Murnau ve Alman dışavurumculuğunun ışık ve gölgede ve mekân tasarımlarında etkisi büyük. Coen, büyük ve gerçekçi bir dünya kurmak yerine, karanlıkların arasında, brütalist mimari unsurları ile bezeli, kimsenin önünü göremediği bir atmosfer yaratmış. Bu, Macbeth’in hikâyesiyle de oldukça uyumlu bana kalırsa. Öte yandan filmi tiyatro ile sinema arasında bir yere yerleştiriyor. Bu, filmin arada kalmış olduğu anlamına gelmekten daha çok bir tiyatro oyununu filmleştirme denemelerinden biri olarak görülebilir. Joel Coen, Frances McDormand’ın tiyatroyu denemesi için yaptığı baskıların neticesinde bu filmi yapmaya karar verdiğini, ama metni başından beri bir film olarak düşündüğünü söylüyor.

The Tragedy of Macbeth: Tiyatro ve Sinema Arasında Bir Üçüncü Yol Mu?

Filmin insanı içine çeken atmosferi, Shakespeare’in orijinal dilinin kullanılması, Coen’in bize tiratları (yani tek başına konuşan oyuncuları) izletmesi ve sinemanın temel kurallarından birini tiyatroyla ikame etmesiyle (konuşmayan bir oyuncunun neler yaptığını dış karakterlere izah ettirmesi) itici hâle gelebiliyor. Coen, sinema ve tiyatro arasında yeni bir biçem denemeye çalışmış. Bunu anlamak güç değil ancak tiyatroya yaslandığı anları telafi etmek için filmi çepeçevre saran bir atmosfer yaratmaya çalışmış gibi geliyor. Bu yüzden de iki ayrı uçta seyreden biraz ne yapmak istediğini bilemeyen bir film var karşımızda. Kurzel’in gerçekçi ve reklam filmi estetiğindeki Macbeth’iyle kıyasladığımızda, Coen’in yorumunun fersah fersah orijinal olduğunu söylemeye gerek bile yok. Fakat yine de Joel Coen’in görselliğinin de orijinal olduğunu söylemek mümkün değil. Olması da gerekmiyor çünkü Macbeth’in makûs talihini, sıkışmışlığını ve vicdan azabını en iyi yansıtan görselliği seçmiş gibi görünüyor Joel Coen. Ancak hikâyenin işleyişindeki bazı seçimler anlatıyı zenginleştirirken bazıları da klasik tiyatroya yaklaştırıyor. Bu da, her türlü görsel müdahaleye rağmen tiyatro izlediğimizi düşünmemize sebep oluyor yer yer.

Sonuç olarak The Tragedy of Macbeth, Joel Coen’in kardeşiyle birlikte olmadan gerçekleştirdiği yönetmenliği açısından ilgi çekici. Fakat pek çok eleştirmenin yaptığı The Man Who Wasn’t There yakıştırmasını pek yerinde bulmuyorum. The Tragedy of Macbeth tamamıyla farklı bir tür görselliğin peşinden gidiyor. Sanki karanlık ve oyuncak bir dünyadaymışız, her şey bir şatodan ve etrafını saran sisten ibaretmiş gibi hissettiriyor. Bu klostrofobik seçimler –ve modern mimariye göz kırpışlar– harika bir atmosfer oluşturuyor. Ancak hikâyeye ve oyunculuğa dair seçimler bu atmosferin üzerine koymak yerine ondan tuğla çalıyor sanki. Bu sebeple de tiyatro ve sinema arasında bir orta yol bulma denemesi olarak gözüküyor bizlere. The Tragedy of Macbeth, Joel Coen’in filmografisinde kesinlikle ilginç bir yer tutacak, izlenmesi –özellikle de beyazperdede deneyimlenmesi– gereken bir film. Ancak yönetmenin bize sürekli bir tiyatro oyunu izlediğimizi hatırlatan seçimleri bu deneyimi baltalıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information