Akademi ödüllü Moonlight’tan sonra, James Baldwin’in romanı If Beale Street Could Talk’u sinemaya uyarlayan Barry Jenkins’in bir sonraki projesinin ne olacağı merak konusuydu. Amazon’un, son beş yılda iki kere Pulitzer Ödülü almış Colson Whitehead’in ilk Pulitzerli romanı Yeraltı Demiryolu – The Underground Railroad’un haklarını aldığını açıklaması üzerine, Jenkins proje ile ilişkilendirildi. Türkçeye de çevrilen kitabın konusu ve Jenkins’in sineması bir araya gelince de sinemaseverler (hem sinemaseverlerin uzun bir süredir evde oturduğunu, hem de önemli yönetmenlerin televizyona yöneldiğini düşünürsek) projeyi heyecanla beklemeye başladı.

Geçtiğimiz hafta Amazon Prime Video üzerinden yayına giren Yeraltı Demiryolu, bilindik bir hikâyenin bazı bilmediğimiz detayları üzerine odaklanıyor. Tüm bölümleri yöneten Barry Jenkins, dört bölümün senaryosuna da imza atıyor ya da katkı sunuyor. On bölümlük dizi, Whitehead’in romanının sadık denebilecek bir uyarlaması ve bu yüzden de, tek bir karakteri takip etmek yerine, arada başka karakterlerin perspektifine ve geçmişine sıçrayan bölümlere sahip. Dizinin bölümlerini kitap bölümleri gibi kurgulayan Jenkins, devamlı akan hikâyenin arasına serpiştirilmiş flashback’ler, karakter geçişleri gibi şeyler kullanmak yerine her birini farklı bir bölümde anlatmayı tercih ediyor. Bu da 20 ila 80 dakika arasında değişen uzunluklara sahip, farklı yoğunluklarda bölümlerin ortaya çıkmasına yol açıyor. Bu şekilde de uzun bir sinema filmi deneyiminden çok görsel bir roman izleniyormuş etkisi yaratıyor. Her bölümün kendi içinde bir başı ve bir sonunun olduğunu düşünürsek, klasik dizi mantığının da dışında ve bu yönüyle de orijinal bir uyarlama olduğunu söylemek gerek.

Amerikan İç Savaşı öncesinden, on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısına yayılan insan hikâyelerini aktaran Yeraltı Demiryolu, temel olarak Cora’nın hikâyesine odaklanıyor. Georgia’daki bir plantasyonda köle olarak doğmuş Cora’nın annesi Mabel, Cora henüz bir çocukken plantasyondan kaçmıştır. Kaçmayı deneyen her köle “üstün yetenekli” köle avcısı Ridgeway tarafından bulunup geri getirilse de, Ridgeway’in bulamadığı tek kişi Mabel olmuştur. Aynı yerde köle olan Caesar, bu sebeple Cora’nın da şanslı olacağına inanır ve Cora’yı da kendisi ile kaçmaya ikna eder. Hikâyenin temel odağı ise, bu kaçış öyküsünü yeraltı demiryolu üzerinden anlatmak istemesidir. Kölelik karşıtı sivil ve dini örgütlerin -ve bireysel çabaların- sayesinde, güneydeki köleliğin yasal olduğu eyaletlerden kuzeydeki yasak olduğu eyaletlere Afro-Amerikalıları taşıyabilmek için açılmış bir yeraltı rotalar ve güvenli evler sistemi olan yeraltı demiryolu, dizide Cora’nın Georgia’dan Indiana’ya yolculuğunda kullandığı ulaşım sistemi olan hakiki bir “yeraltı demiryolu” olarak karşımıza çıkıyor. Öte yandan diziye gerçek olamayacak kadar fantastik bir hava da katıyor ve Jenkins’in diziyi stilize ettiği, zulüm ve baskının kör ediciliğinden sıyrılarak özgürce dolandığı anlara tanıklık etmemizi sağlıyor.

The Underground Railroad: Görsel Bir Roman

Dizi Cora’yı takip etse de, kendilerine özel olarak ayrılmış bölümleri ile köle avcısı Ridgeway, güvenli bir evde hapsolmuş genç kız Grace ve Cora’nın annesi Mabel; kendilerine ayrılmış özel bölümleri olmasa bile istasyon görevlisi Martin ve karısı Ethel, özgür doğmuş ve köle özgürleştiricisi Royal, Ridgeway’in yanında taşıdığı büyümüş de küçülmüş çocuk Homer gibi derinlikli karakterlerin de içinde bulunduğu, ismini aldığı yeraltı demiryolu gibi geniş bir alana yayılmış bir ağ gibi hikâyelerini sunuyor. Karakterlerini geçiştirmemesi, onların hayattaki motivasyonlarını, arzularını ve korkularını kamera yardımı ile ilmek ilmek örmesi açısından da bir roman gibi işleyen dizi, hikâyenin ilerlemesinden çok yayılmasını istiyor gibi. “En heyecanlı yeri” dediğiniz anda bir sonraki bölümde 30 yıl önceye gidilmesi, ya da dizinin katartik finalinin sondan bir önceki bölümde verilmesi gibi detayları ile lineer bir hikâye kurmaktan çok dağılan bir hikâye kurgusu tercih ediliyor. Trenin medeniyet olarak her zaman ileriye giden bir makine olarak görülmesi ve Aydınlanmadan Sanayi Devrimine (kölelikten ücretli köleliğe) “ilerlemenin” motoru olarak addedilmesine de bir alternatif getiriyor sanki. Beyazların treni A noktasından B noktasına doğrudan giderken, bu tren yayılmak, dağılmak, çeşitli yerlerde kopup çeşitli yerlerde yeniden ortaya çıkmak, aksaklığa uğramak, yıkılmak ve yeniden yapılmak durumunda. İlerlemenin “zayiatlarından” biri olan köleliğin, ilerlemenin “teknolojisini alıp ahlakını almayan” bir demiryolu sistemi ile tersine çevrilmeye çalışılması ama bunun işe yarayıp yaramadığının altının çizilmesi de önemli. 

Hollywood’un 2017 yılında Get Out filmi ile ırkçılığın farklı yönleri de olduğunu şok edici bir biçimde öğrenmesinin ardından, Jenkins’in Yeraltı Demiryolu da, aslında ırkçılığın bambaşka tezahürleri olan kitlesel bir düşünce yapısı olduğunu ortaya koyması açısından önemli. Beyaz adam gibi olmaya çalışılması, beyaz adamı korkuturken, ondan kaçmak da her zaman tehlikede, güvercin tedirginliğinde yaşamak anlamına geliyor. Kaçacak yerin olmadığı hissi ve köleliğin kötücüllüğünün yanı sıra, Afrika kökenli “vatandaşlarını” onların iyiliği için kontrol altında tutmak ya da “yılanın başını küçükken ezmek” mantığıyla uygarlaşma projesini desteklemek gibi bambaşka yaklaşımlar var. Bilimin iyiden iyiye kurumsallaşmaya başladığı bir dönemde geçen dizi, Get Out’takine paralel bir biçimde, Afro-Amerikalıların doğanınkinden daha hızlı bir doğal seçilimden geçtiği için daha güçlü ve daha akıllı olduklarına dair bir korkunun varlığına da işaret ediyor. Irkçılığın köklerinin çok derine gömüldüğü ve kökleri söküp atmanın epey zor olduğu, bu yüzden de o kökten uzakta açan renkli çiçeklerin de bazen aslında aynı kökten baş verdiğini de unutmamak gerektiğini söylüyor.

Başta Cora Randall’ı canlandıran Thuso Mbedu, Ridgeway’e hayat veren Joel Edgerton ve Ridgeway’in tekinsiz yardımcısı Homer’ı oynayan Chase W. Dillon olmak üzere, tüm oyuncular harika performanslar sergiliyorlar. Moonlight’ta da üstün kaliteli bir iş çıkarmış olan James Laxton’ın sinematografisine ve Akademi tarafından pek çok kez es geçilmiş Mark Friedberg’in prodüksiyon tasarımına da selam vermeden geçmeyelim. İncelikli senaryosu, bir görsel roman gibi kurgulanmış yapısı ve ırkçılık ve köleliğe insani bir yerden, bambaşka cephelerden bakabilmekteki başarısı ile yeni bir tür dizi var karşımızda. Eve hapsolmuş sinemaseverleri hayran bırakacak ama belki de binge-watching dizi izleyicisini o kadar da mutlu etmeyecek bir dizi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information