Yılın başında İstanbul Film Festivali kapsamında izleyip eleştirisini yazdığım Elmalar – Mila filmi yeniden vizyona girince yazdıklarıma yeniden bakma fırsatı yakaladım. Şöyle demişim: “[...] filmin konusu itibarı ile hatırlattığı pek çok film var. Aklıma ilk gelen John Frankenheimer’in İki Yüzlü Adam – Seconds (1966) isimli çağının ötesindeki filmi. Bir diğeri ise Michelangelo Antonioni’nin Yolcu – Professione: reporter /1975). İki film de buradakine yer yer yakın, yer yer uzak kimlik bunalımlarını, başkası olma deneyimlerini başarı ile aktaran sinema tarihinin önemli filmleri.” Bunun aynısını son Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan Titane için de demek mümkün. Ancak Titane, Elmalar’a kıyasla çok daha fazla patchwork gibi duruyor - tabii bu tanımı gereği kötü olmak zorunda değil. Julia Ducournau’nun ilk filmi Raw’u izlediğimde, korku filmlerine karşı ne sevgisi ne de özel bir ilgisi olan ben, filmden epey bir etkilenmiş, yılın en iyi filmlerinden biri olduğunu düşünmüştüm. Yalnız değildim elbette, pek çok sinemasever ve sinema yazarı da böyle düşünüyor ve Ducournau’nun bir sonraki işini merakla bekliyordu. Bir sonraki işi ise Cannes’da yarışıp üstüne bir de büyük ödülü alınca meraklar iyiden iyiye tavan yapmıştı. Cannes’da yorumları oldukça zayıf olsa da, ödül aldıktan sonra çıkan eleştirilerin övgü dolu olduğu görülüyor. ABD’de 59. New York Film Festivali kapsamında gösterilip hemen ardından vizyona da girecek olan film, basit ama etkileyici bir sahne ile açılıyor. Film boyunca takip edeceğimiz Alexia çocukluğunda yaşadığı bir trafik kazası sonucu kafasında bir metal (titanyum, Fransızcada “Titane”) plaka ile yaşamak zorunda kalıyor. Büyüdüğünde dansçı olan Alexia, geniş bir hayran kitlesine de sahip. Onu tanımadan ona âşık olan –çoğu erkek– kişilerden kaçmaktan bıkan Alexia, bir noktada onları öldürmeye başlıyor. Başına açtığı belaların sonunda ise izini kaybetmek için kılık değiştirmesi gerekiyor ve yıllardır kayıp olan bir erkek çocuğu olduğunu öne sürerek bir aileye –daha doğrusu salt bir babaya– sığınıyor. Fakat iş bununla da bitmiyor, çünkü Alexia, cinsel olarak metale, özellikle de arabalara tutkun ve bu tutkusu başına açtığı belalara bir yenisini ekliyor. Titane: Niyetini Gerçekleştiremeyen Bir Deneme Titane, bu sebeple yukarıda saymış olduklarım başta olmak üzere pek çok sinema damarından beslenen bir film. Kimlik bunalımını irdeleyen filmlere ek olarak, David Cronenberg, David Lynch gibi yönetmenlerin ve The Imposter gibi belgesellerin adını anmadan Titane’dan bahsetmek mümkün değil. Bu filmi farklı temaları deşen bir üst anlatı filmi haline getirebilecekken Ducournau’nun en büyük gücü en büyük zayıflığı haline geliyor. Mizansen ve görsel dünya yaratmaktaki gücüne belki olması gerektiğinden biraz fazla odaklanan Ducournau, izleyiciyi içine çeken bir dünya yaratırken, hikâyedeki boşlukları görmezden geliyor. Ancak benim gibi, hikâyenin önemini yadsımaya içi el vermeyen biriyseniz bunlar gözünüze çok batmaya, görselliğin kurduğu inandırıcılığı da bir yandan yıkmaya başlıyor. Bu açıdan Titane –elbette ki bana göre– Raw’dan çok daha zayıf bir senaryoya ve bu yüzden de çok daha az bir etkileyiciliğe sahip. Raw’un kurduğu atmosfer body horror türü içerisinde yenilikçi, şoke ve rahatsız edici bir biçimde hikâyeye uyum sağlıyordu. Burada aynı niyeti görsek de aynı sonucu görmek mümkün değil. Öte yandan filmin, örneğin bir Cronenberg’in Crash yahut Lynch’in Eraserhead filminde irdelediği temaların ötesine geçip geçmediği de bir muamma. Filmde var olan akışkan toplumsal cinsiyet, transhumanism,…

Yazar Puanı

Puan - 65%

65%

Mizansen, görsellik ve atmosferi, hikâye ile bağdaştıramayan, bu sebeple de bu iki ana unsurun birbirine karşı çalıştığı bir film var karşımızda. Titane görülmesi gereken ve üzerine tartışılacak bir film fakat yılın en iyi filmi olduğunu söylemek güç.

Kullanıcı Puanları: 4.08 ( 2 oy)
65

Yılın başında İstanbul Film Festivali kapsamında izleyip eleştirisini yazdığım Elmalar – Mila filmi yeniden vizyona girince yazdıklarıma yeniden bakma fırsatı yakaladım. Şöyle demişim: “[…] filmin konusu itibarı ile hatırlattığı pek çok film var. Aklıma ilk gelen John Frankenheimer’in İki Yüzlü Adam – Seconds (1966) isimli çağının ötesindeki filmi. Bir diğeri ise Michelangelo Antonioni’nin Yolcu – Professione: reporter /1975). İki film de buradakine yer yer yakın, yer yer uzak kimlik bunalımlarını, başkası olma deneyimlerini başarı ile aktaran sinema tarihinin önemli filmleri.” Bunun aynısını son Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan Titane için de demek mümkün. Ancak Titane, Elmalar’a kıyasla çok daha fazla patchwork gibi duruyor – tabii bu tanımı gereği kötü olmak zorunda değil.

Julia Ducournau’nun ilk filmi Raw’u izlediğimde, korku filmlerine karşı ne sevgisi ne de özel bir ilgisi olan ben, filmden epey bir etkilenmiş, yılın en iyi filmlerinden biri olduğunu düşünmüştüm. Yalnız değildim elbette, pek çok sinemasever ve sinema yazarı da böyle düşünüyor ve Ducournau’nun bir sonraki işini merakla bekliyordu. Bir sonraki işi ise Cannes’da yarışıp üstüne bir de büyük ödülü alınca meraklar iyiden iyiye tavan yapmıştı. Cannes’da yorumları oldukça zayıf olsa da, ödül aldıktan sonra çıkan eleştirilerin övgü dolu olduğu görülüyor.

ABD’de 59. New York Film Festivali kapsamında gösterilip hemen ardından vizyona da girecek olan film, basit ama etkileyici bir sahne ile açılıyor. Film boyunca takip edeceğimiz Alexia çocukluğunda yaşadığı bir trafik kazası sonucu kafasında bir metal (titanyum, Fransızcada “Titane”) plaka ile yaşamak zorunda kalıyor. Büyüdüğünde dansçı olan Alexia, geniş bir hayran kitlesine de sahip. Onu tanımadan ona âşık olan –çoğu erkek– kişilerden kaçmaktan bıkan Alexia, bir noktada onları öldürmeye başlıyor. Başına açtığı belaların sonunda ise izini kaybetmek için kılık değiştirmesi gerekiyor ve yıllardır kayıp olan bir erkek çocuğu olduğunu öne sürerek bir aileye –daha doğrusu salt bir babaya– sığınıyor. Fakat iş bununla da bitmiyor, çünkü Alexia, cinsel olarak metale, özellikle de arabalara tutkun ve bu tutkusu başına açtığı belalara bir yenisini ekliyor.

Titane: Niyetini Gerçekleştiremeyen Bir Deneme

Titane, bu sebeple yukarıda saymış olduklarım başta olmak üzere pek çok sinema damarından beslenen bir film. Kimlik bunalımını irdeleyen filmlere ek olarak, David Cronenberg, David Lynch gibi yönetmenlerin ve The Imposter gibi belgesellerin adını anmadan Titane’dan bahsetmek mümkün değil. Bu filmi farklı temaları deşen bir üst anlatı filmi haline getirebilecekken Ducournau’nun en büyük gücü en büyük zayıflığı haline geliyor. Mizansen ve görsel dünya yaratmaktaki gücüne belki olması gerektiğinden biraz fazla odaklanan Ducournau, izleyiciyi içine çeken bir dünya yaratırken, hikâyedeki boşlukları görmezden geliyor. Ancak benim gibi, hikâyenin önemini yadsımaya içi el vermeyen biriyseniz bunlar gözünüze çok batmaya, görselliğin kurduğu inandırıcılığı da bir yandan yıkmaya başlıyor. Bu açıdan Titane –elbette ki bana göre– Raw’dan çok daha zayıf bir senaryoya ve bu yüzden de çok daha az bir etkileyiciliğe sahip. Raw’un kurduğu atmosfer body horror türü içerisinde yenilikçi, şoke ve rahatsız edici bir biçimde hikâyeye uyum sağlıyordu. Burada aynı niyeti görsek de aynı sonucu görmek mümkün değil.

Öte yandan filmin, örneğin bir Cronenberg’in Crash yahut Lynch’in Eraserhead filminde irdelediği temaların ötesine geçip geçmediği de bir muamma. Filmde var olan akışkan toplumsal cinsiyet, transhumanism, insan-sonrası temayüllerinden ziyade filmin baba-kız ve baba-oğul ilişkisini irdelemeye –hatta deşmeye– yaklaştığı, aile üzerine bir şeyler söylediği ve radikal sorular sorduğu kısımları daha ilgi çekici. Öte yandan, akışkan cinsellik, toplumsal cinsiyet, yahut kadın ve erkek kategorilerinin sorgulanışı da büyüleyici dans ya da seks sahnelerinde gerçekleşmiyor gibi. Ne zaman ki Julia Ducournau aslında Titane denilen kaosun içerisinde bu anlara yaklaşıyor, o zaman film kendine özgü mizahı, gerilimi ve duygusallığı ile parıldıyor ve ilgi çekici hale geliyor. Ancak Ducournau sanki bunlara o kadar yaklaşmak istemiyor gibi, yahut elindeki malzemenin büyüsüne fazlaca kapılıyor. Yani hikâyenin ona açacağı kapılardan görsellik ile geçmeye çalışıyor ama her yol Roma’ya çıkmıyor Titane’da.

Film ayrıca Agathe Rousselle ve Vincent Lindon’un harikulade performanslarıyla da süslü. Filmde oyunculuk, oyuncu yönetimi ve atmosfer, Titane’ın en güçlü yanları ve bu, seyirciyi filmin içine emmeye yetiyor. Ancak, daha önce de dediğim gibi, senaryodaki bazı boşluklar filmi takip ederken bazı şeyleri sürekli sorgulamanıza yol açtığı için, filmin finaline kadar ilginizi biraz yitirmeye başlıyorsunuz. Öte yandan filmin hikâye anlatmanın sınırlarını zorlamaktaki isteği filmi tamamıyla yamalı bir bohça olarak görmemizi engelliyor. Bu haliyle sanki çok daha iyi olabilecekken olamamış bir film var karşımızda. Altın Palmiyeli bir film olarak değerlendirdiğimizde, Titane’ın (FilmLoverss’ta yine şans eseri benim yazmış olduğum) Dheepan’dan bu yana ödülü kazanan en zayıf film olduğunu düşünüyorum. Sonuç olarak, mizansen, görsellik ve atmosferi, hikâye ile bağdaştıramayan, bu sebeple de bu iki ana unsurun birbirine karşı çalıştığı bir film var karşımızda. Titane görülmesi gereken ve üzerine tartışılacak bir film, fakat yılın en iyi filmi olduğunu söylemek güç.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information