O tarihe kadar alışılagelmiş sinema geleneğini aşma gayesiyle ona yeni bir bakış açışı getirme iddiası olan auteur kuramının temsilcilerinden Francois Truffaut tam 38 yıl önce 1984’te hayata veda etti. Truffaut’yu yalnızca Yeni Dalga’nın önemli figürlerinden biri olarak değil, aynı zamanda yeni bir sinema anlayışıyla geleneğe yön veren, çoğu mevcut sinema anlayışını ve sinemacıları etkileyen tam 25 film çekmeyi başaran bir caméro-stylo (kamera-kalem) ustası olarak da gösterebiliriz. Yeni Dalga öncesi Fransız sinemasının durumuna baktığımızda yönetmenlerin daha çok ticari kaygılarla hareket ettiği, bu sebeple izleyicileri salonlara çekebilecek popüler filmleri ürettiğini görüyoruz. Bu yıllarda toplumsal olanla bireysel olanın birbirine zıt konumlar aldığı gözükmektedir. Seçilen temalar daha fazla popüler sinema temalarıdır. 1950’lerin sonu 60’ların başına gelindiğinde ise sektörün ilerleme özelliğini kaybettiği, filmlerin benzer tematik özelliklere sahip olmasından kaynaklı sinemaya ilginin gitgide azaldığı ve seyircinin farklı bir tüketim alışkanlığı olan televizyona rağbet ettiği görülmektedir. Yeni Dalga’yı ve Truffaut’un doğuşunu da tam da bu tarihsel bağlamda okumak doğru olacaktır.

André Bazin önderliğinde çıkarılan “Cahiers du Cinema” dergisi dönemin genç sinemacıları için olduğu gibi Truffaut için de dinamo olmuş, aynı zamanda mevcut sinema üretim biçimlerine ve pratiklerine alternatif yaratma alanı hâline gelmiştir. Aynı zamanda Fransız sinemasına kuramsal-pratik anlamda yeni bir bakış açışı geliştirilen bir mekân olma özelliği de taşımıştır. Truffaut da sinema yazarlığı üzerinden dergiye katılmış, kuramsal anlamda önderlik eden isimlerden biri olmuştur. Filmografisinin başlıca örnekleri, Bazin’in klasik kurgu sistemine getirdiği eleştirilere uygun biçimde yönetilip, gerçeğin sürekliliğini yakalama ısrarıyla çoğu zaman kurgudan yoksun ve çekimleri son derece uzun olarak üretilmiştir. Les quatre cents coups (400 Darbe)’da odadan çıkış ve merdivenden iniş planında olduğu gibi kaçınılmaz olmadığı sürece planlar kesilmemekte ve uzun süreli çekimler yapılmaktadır.

Soyut ve deneyimsel düşünceleri Truffaut’nun çoğu filminde kendini göstermekle birlikte auteur kuramının dil özellikleri de hissedilmektedir. Truffaut’yu her ne kadar Yeni Dalga’nın ortak özellikleri kapsamında değerlendirmeye çalışsak da akımın diğer yönetmenlerinde olduğu gibi onun da filmlerinde kendine özgü kişisel anlatım yollarına ve tekniklere başvurduğunu görmek mümkündür.

Filmlerinin genel hattı ve tematik özellikleri Fransız aile kurumu, kadınlık-erkeklik sorunsalı, bireyin yabancılaşması ve ahlaki normlar üzerine kuruludur. Bunu Les 400 Coups’da yozlaşmış ve ahlaki olarak normların dışına çıkan aile ve eğitim kurumları üzerinden, Jules et Jim’de aşk ve dostluk kavramının süreklili-kopuş ilişkisi içerisinde ve Tirez Sur Le Pianiste’de başarılı bir ruhsal çözümleme, geçmişle bireysel hesaplaşmalar ve suçluluk kaygısı üzerinden anlamak mümkündür. Hayatının büyük çoğunluğunda Godard ile karşılaştırılıp kimi eleştirmenler tarafından da Godard seviyesinde olmadığı söylense de Truffaut için asıl düşünülmesi gereken üretici aklı, kuramcı kişiliği ve oyuncularıyla bütünleşen bir yönetmen olmasıdır. ‘’Yönetmen tüm yaşamında bir film yapar ve sonra onu parçalara böler.’’ Truffaut da tam olarak bunu yapmıştır.

Bir Kaçış Parodisi: Tirez sur le pianiste

Truffaut’nun David Goodis’in ‘’Down There’’ kitabından birlikte uyarladıkları ikinci filmi Tirez sur le pianiste (Piyanisti Vurun), başarılı bir polisiye-dram olmasının yanı sıra bireysel kaçışın ve varoluşsal zeminin en başarılı örneklerinden birisi olarak karşımıza çıkıyor. Filmlerinin hemen hepsine yakınında anne, kadın ve çocukluk gibi konulara kendi üzerinden de değinen bir anlayışı olsa da, Truffaut, Tirez sur le pianiste’de ana karakter üzerinden tüm karakterleri besleyen ve daha çok toplumsal alan-bireysel alan konularına girdiğini düşündüğüm bir anlatı tercihinde bulunur.

Filmin başlaması ile birlikte ilk plan bir kovalamaca ile açılıyor. İlerleyen dakikalarda kovalanan kişinin ana karakter Charlie’nin (Charles Aznavour) kardeşi Chico olduğunu anlıyoruz. Charlie, daha doğrusu geçmişiyle hesaplaşması yarım kalan Edouard, aldırış etmeden küçük kafe içerisinde piyanosunu çalmaya devam eder. Tam bu sırada Chico’dan, onun eskiden ünlü bir virtüöz ve çok başarılı olduğunu öğreniriz. Charlie bu sırada kardeşine yardım eder ve peşinde olanlardan kurtulmasını sağlar. Hitchcockvari bu kaçışın ardından Charlie’nin bireysel özelliklerini kavradığımız sahneler gelir. Onu seven ve hayran olan Lena’ya karşı birlikte parkta yürüdükleri ve yakınlaştıkları sırada yaşadığı donukluk; fakat kişisel alanı olan ev sahnelerindeki canlılığı, Charlie üzerinden toplumsal kimliğin arka planını gözler önüne sermektedir. Burada kişilerin toplumsal alanda kendini gerçekleştirme ve ifade etme konusunda zorluk yaşadığı fakat aynı zamanda bireysel alanlarına çekildiklerinde ise kendilerini daha fazla yansıttıkları anlatılmaya çalışılmaktadır. Aynı plan sırasında, iş çıkışında parkta yürürlerken Lena’ya adım atmak için parmaklarıyla saniyeleri sayması bu duruma örnek gösterilebilir. Bu sahneden sonra filmin hızlandığını, Charlie’nin meşru müdafaa sınırları içerisinde cinayet işlediğini ve anlatının açıldığını görüyoruz. Filmin asıl çıkış yakaladığını ve ikinci başlangıcı yaptığını düşündüğüm yeri ise Charlie’nin Lena’nın evine girişi ve ardından duvarda asılı olan Edouard Saroyan afişini görmesidir. Başarılı bir flashback’in ardından Edouard’ın dünyasına yolculuk başlar. Başarılı ve ihtişamlı Edouard Saroyan’ı Charlie’ye ve küçük bir kafede orta hâlli bir piyaniste dönüştüren olayları çarpıcı şekilde görürüz. Edouard sektöre girmiştir fakat yıllar sonra eşi, kendisini patronuyla aldattığını ve bu sayede önünün açılıp başarı basamaklarını tırmandığını itiraf eder. Edouard karanlıkla baş başa kalmıştır. Kişisel başarıya toplumsal bir eleştiri getirilir. Bedel ödenmeden başarı olmaz kaidesi burada ortaya çıkar. Truffaut’nun ve akımın kişiler üzerinden topluma, toplum üzerinden de kişilerarası etkileşime başvurduğunu söylemek doğru olacaktır. Edouard artık tam olarak ‘’yolcusuz yol, yoldan yoksun yolcu’’ tanımlamasına uygundur. Charlie’ye döndüğümüzde piyanosundan ve en iyi yaptığı şey olan müzikten uzak kalışı, onu sürekli bir geçmişle hesaplaşma içerisine sokmakla kalmamış aynı zamanda kendisine yaratmış olduğu yeni karakter özelliğini de sorgular hâle getirmiştir.

Ek olarak Edouard yani Charlie’nin, Charles Aznavour ile gerçekten hayat bulduğu ve bu sayede ayakta kaldığını söylemek mümkün. Tirez sur le pianiste’in geçmişten kaçış-hesaplaşma arasında gidip geldiğini düşündüğümüzde bu konu daha da önemli hâle geliyor. Tarihte ‘’Büyük Trajedi’’ olarak tanımlanan 1915 Ermeni Tehciri’nin, Aznavour için geride kalmaktan çok ileriye bakarken adımlarını belirleyen bir nokta olduğunu da saptamak gerekiyor. Siyasi tarihin kişiler üzerinde yaratmış olduğu baskı ve belirleyici özellikte kendini göstermektedir. Aznavour’un da hayatının kimlik, aidiyet ve büyük bir karamsarlık üzerine kurulu olduğunu düşündüğümüz de Edouard Saroyan gerçekten var olmayı başarmıştır.

Edouard’ın yaşadığı kopuşu, çalıştığı dans kulübü işlevi gören kafenin kendisine ayrılan bölümünde piyanosunun başında sakin vuruşlarla Charlie olmaya devam etmesiyle birlikte karar altına alırız. Aynı zamanda Tirez sur le pianiste ve Truffaut filmografisinin vazgeçilmezlerinden olan Les quatre cents coups arasında da bir süreklilik bulunduğunu da belirtmeden geçmemek gerektiği âşikar. Charlie ile Doniel arasındaki kaçış paralelliği, Truffaut filmlerindeki kopuşçu özelliği de perçinleme özelliği taşıyarak başarıya ulaşmasını sağlar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information