Karışık Kaset ve 7YÜZ gibi yapımlarıyla ses getiren yönetmen Tunç Şahin‘in geçtiğimiz yıl prömiyerini yaptığı 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden En İyi Senaryo ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülleriyle dönen son filmi İnsanlar İkiye Ayrılır bugün vizyona giriyor. 4. Başka Sinema Ayvalık Film Festivali kapsamındaki gösterimi vesilesiyle Ayvalık’ta buluştuğumuz yönetmenle bugün vizyona giren filmi üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

Söyleşi: Kaan Denk
Fotoğraf: Cemre İliksiz

Kaan Denk: İnsanlar İkiye Ayrılır bir yıllık festival serüveninin ardından artık vizyona giriyor. Film nasıl ortaya çıktı ve hazırlık süreci nasıl gerçekleşti?

Tunç Şahin: Ben 7YÜZ zamanı birer paragraflık ya da birer sayfalık bir sürü hikâye üzerine çalıştım. Onlardan yedi tanesi zaten dizide yer aldı. Bu hikâyelerden bazılarınıysa başka formatlarda yazmak üzere çekmeceye kaldırmıştım. Mesela bir tanesini hâlâ bir tiyatro oyunu yapmak istiyorum. Bu hikâye de şu şekilde ortaya çıktı: 2016 yılında filmdekine benzer bir telefon görüşmesiyle birdenbire benim ailemin yolu bankalarla kesişti. Bu telefon görüşmesinin içinde ne kadar ihlâl olduğunu, ne kadar kandırıldığımızı ve nasıl bir tuzağın içine düştüğümüzü anlamamız neredeyse iki haftamızı aldı. Bu mevzu, telefonun karşı tarafında konuştuğumuz kişiye karşı benim çok büyük bir öfke beslememe sebep oldu. Bu görüşmeler için eğitim almış olan o kişi seni çok büyük bir tahakkümün altına alıyor ve sana gerçeği tam olarak aksettirmeden olayın sonuçlarıyla ilgili seni manipüle edebileceği bir sistem üzerinden kuruyor iletişimini. Biz bu olayı yaşadıktan sonra bu konu bir kenarda kaldı. Ben 2017’de 7YÜZ’ü yazdığımda bu hikâyenin içinde de yer alan başka bir kısmını dizinin Refakatçiler bölümünde kullandım aslında. Ama kafamda hep bir soru işareti vardı bu konuyla ilgili: Bir insan nasıl olur da sabah kalkıp böyle bir işe gidip bunu yapabilir? Sonuçta başta duyduğum bu öfke, bir süre sonra yerini meraka bıraktı. Çünkü sonra bu telefon konuşmalarının nerelere varabildiğinin farkına vardım. Mevcut ekonomik daralmayla beraber gittikçe birçok insan bu tuzağın içine düşebiliyor ve o konuşmaları yapan kişiler hayatlarının çok zor noktalarındalar. Kimisinin ailesi dağılmak üzere olabiliyor ve artık çok çıkışsız bir noktaya gelmiş olabiliyorlar ve bu durumdayken sen o insanları bir cendereye alarak bankaya olan borçlarını tahsil etmek zorundasın. Bu işte çalışan insanlar bazı aylık hedeflere de sahip bir yandan ve eğer onlar bu kotaları tutturamazlarsa başka bir tahsilat şirketinin çalışanı bu hedefi tutturacak her türlü. Bu yüzden bir yarış hâlinde karşıdaki insanın ne kadar çıkışsız durumda olduğunu bile bile bu insanlar bu işi yapıyorlar. Bende bu yüzden daha çok karşı taraftaki bu işi yapan o insanlar ne hissediyor ve ben bu insanlarla onları aklamaya çalışmadan onların tarafında yürüyebilir miyim sorularına karşı bir merak doğdu. Dolayısıyla bu gerçekten benim üzerinde en uzun süre çalıştığım hikâyelerimden biri oldu. Konuya karşı kendi mesafemi ayarlamam, hangi bakış açısıyla yaklaşacağımı, nasıl bir kurguyla hazırlayacağımı planlamakla ilgili çok fazla pozisyon değiştirdim. Örneğin başta daha çok Ceren karakterine odaklandığım bir hikâye olarak ilerliyordu ancak anlattıkça benim daha çok ilgimi çeken kişinin Duygu olduğunu fark ettim. Konuyu araştırdıkça da “bu çarkın içindeki dişli olan kişi mi sorumlu, yoksa çarkın kendisi mi sorumlu?” diye düşünmeye başladım ve ben bununla ilgili ne söylemek istiyorum gibi bir yere gitmeye başladı.

Kaan Denk: Mesela benim filmi izleyene dek böyle bir meslek grubundan haberim dahi yoktu. Sizin öğrenmeniz de ailenizin karşılaştığı durumla olmuş ama filmin yazım aşamasındaki yaratıcılığı dışarıda bırakarak bu meslek grubundaki daha teknik detaylarla ilgili araştırmalarınız nasıl gerçekleşti?

Tunç Şahin: Konuyla ilgili araştırma yapmaya başladıkça bunların devridaimi çok yüksek işler olduğunu görüyorsun. İnsanlar sanırım bu işlerde çok uzun süre çalışmak istemedikleri için çok çabuk ayrılıyorlar ve bir yandan sürekli yeni şirketler kuruluyor. Ben araştırdıkça önüme spam olarak e-postalar düşmeye başladı. Bilmem ne otelinde bir-iki günlük telefonda etkili tahsilat yöntemleri kursu tarzı içeriklerdi bunlar. Bakıyorsun ve “Borçlu Psikolojisini Yönetmek” ya da “Dokunulabilir ve Dokunulamaz Alanlar” gibi başlıklar çıkıyor karşına. Sonra irili ufaklı aracı tahsilat şirketleriyle ilgili internetteki şikayet sitelerinde yapılan yorumları okudum. Bu konuda çalışan insanların aldıkları eğitimle ilgili araştırmalar yaptım ve oralarda çalışmış birtakım insanlarla konuştum. Yazım aşamasını sonlandırmadan da bazı avukat arkadaşlarımdan danışmanlık aldım. Sonra bu işin dünyada nasıl yapıldığına baktım ve örneğin Amerika’da tam olarak aynı şekilde yapılıyor. Hatta Amerika’da kullanılan yöntemler hem biraz daha karmaşık hem de bize göre daha saldırganlar. Mesela İnsanlar İkiye Ayrılır Şangay Uluslararası Film Festivali’nde gösterildi ve seyirciden çok yoğun ve iyi bir reaksiyon aldı. Hatta Çin’de filmin bir yeniden çevrimi yapılma olasılığı var ve şu anda neredeyse sonuna gelmiş durumda olan bu anlaşma üzerine konuşuyoruz. Çok daha farklı bir ekonomik düzenin yer aldığı Çin’de bile buna benzer bir borç tahsilat sisteminin olduğunu öğrenmiş oldum. Ben de hazırlık aşamasında sürekli bu konuyla ilgili ne söylemek istediğime ve nasıl anlatacağıma dair emin olduğum bir yol bulana dek düşündüm. Siz de takdir edersiniz ki borç, iflas, icra gibi konular seyirci için çok teknik, sıkıcı ve karmaşık olabilecek türden içerikler. Ben de bu boğucu enformasyon yığınını nasıl eğlendirici ve akıcı bir anlatıya çevirebileceğimi bulmaya çalıştım ve seyirciyi filmin her anında durmasını istediğim pozisyonda konumlandırmak üzere bir yol tercih ettim. Yoksa hikâyenin birçok dinamiğinin değiştiği çok fazla versiyonu oluştu ve ben kendi reaksiyonlarımın bir benzerinin seyirciye yansıyacağı son hâline getirmek için tekrar 2019 yılının ikinci yarısında senaryonun başına oturup noktayı koydum.

Tunç Şahin ile İnsanlar İkiye Ayrılır Üzerine
Kaan Denk: Filmden çıktığımda söz konusu çalışma alanının bu global etkinliğinden de habersiz şekilde benim de en çok ilgimi çeken konulardan biri bu ‘otoriteyle mücadele eden sıradan küçük insanlar’ hikâyesinin Türkiye yerine başka bir ülkede de geçip geçemeyeceğine dair merakımdı. İnsanlar İkiye Ayrılır dünyasının günümüzde yerelliğiyle bağlantısını nasıl yorumlarsınız?

Tunç Şahin: Bu filmin yerelliği karakterlerin davranışlarında görülebilir mesela. Bizim kültürümüzde aileler o kadar etkindir ki örneğin filmde geçen olaylardaki gibi anlarda “annem duymasın”, “babam öğrenmesin” tarzı tepkiler veririz. Belki Batı toplumlarında hayatta yaptığın hataların sonuçlarını daha bireysel çekebiliyorsun ama biz bu açıdan daha kolektif bir toplumuz. Filmdeki karakterlerde de görülebilecek sürekli çocuksu bir anneden korkma durumu var. Tam olarak yetişkinleşememiş bu insanların tepkilerinde kültürel açıdan bir bağ var. Ama tabii bu sonuçta Türkiye’de beyaz yakalı orta-üst sınıf arasında geçen bir hikâye. Yoksa düzenek üç aşağı beş yukarı her yerde aynı ama bizim ona verdiğimiz tepki hikâyeyi biraz buralı yapıyor. Örneğin Nezaket Erden’in oynadığı Tilbe karakterinin arkasındaki hikâye de böyle. Daha önce çalıştığı yerlerde cinsel tacize uğramış, emekleri sömürülmüş, parasını alamamış ve istismarın her türlü hâline maruz kalmış bir kadın olarak son çare böyle bir işe giriyor. Çok da iyi bir kadın olduğu için bu yaptığı işi vicdanına yediremiyor ve aldığı bedduaların gerçekleşmesinden korktuğu için haftada bir ultrasona gidip bebeğine baktırıyor. Bu durumla baş ediş şekilleri karakterleri buralı kılıyor. Bunun dışındaki mekanizma Türkiye’de de böyle işliyor, dünyanın başka bir yerinde de aynı şekilde işliyor. Hukuki sistemin seni ne kadar koruyabildiği değişkenlik gösterebiliyor ancak. Biraz da bu sebeple hikâyenin kahramanları başka türlü bir düzenek kurup, başka bir yerden sıkıştırıyorlar mücadele ettikleri sistemi.

Kaan Denk: Tam da bu noktadan sonra da filmin en ilgi çekici özelliklerinden birisi olan tempo ve hikâyenin ritmi ön plana çıkıyor. Hikâyenin içeriğinden bağımsız şekilde neredeyse Rififi (1955) gibi klasik soygun filmlerini anımsatan bir ritme bürünüyor. Tabii ki İnsanlar İkiye Ayrılır kahramanlarının bir soygun planladığını söylenemez belki ancak bu tempo belirleyen vuruşların yerini bahsettiğiniz empati yoluyla taraf değiştirmeler yer alıyor.

Tunç Şahin: Ama aslında öyle de Kaan. Bence bir noktada banka soygunu filmi gibi düşünülebilecek bir yapıya sahip ve benim sinema yaparken en özendiğim noktalardan biri de ritim. Ben arthouse filmler dağıtan bir firmadan geliyorum ve benim bütün hayatım bu filmler hakkında okumakla, bu filmler üzerine çalışmakla ve bunlara hayran olmakla geçti. Fakat benim senaryo kurma yöntemim ritim inşa etmek üzerine kurulu. Mesela bu filmin senaryosunu okusan, izlediğiniz filmden belki sadece üç satır fazlası vardır. Her sahnede hangi saniyede biteceği, sahne sonu resminin ne olduğu ve öbür sahne başı resminin ne olduğu kağıt üzerinde yazılı. Tabii sinema yapmanın doğrusunun ya da yanlışının olduğuna inanmıyorum. Her şekilde üretilebilir. Mesela önce çekip, sonra filmi masa başında bulmaya çalışmak da bir metot. İnsanlar İkiye Ayrılır bu tarz bir çalışma metoduna izin verecek bir film değildi. Kurguda sırasını değiştiremezsin bu filmin çünkü enformasyon akışı o kadar net biçimde belirlenmiş durumdaki buna izin vermiyor. O şekilde bir çalışma metodu izleme hâlinde gösterdiğim veya göstermediğim ve söylediğim ya da söylemediğim şeylerin yerleri değişiyor. Bu sebeple o ritim hissi benim için en başından beri en net olan unsurdu. Bir de film yaparken örneğin belki de daha üstü kapalı bir şekilde kendi fikrimi yansıtarak sadece politik olarak benimle aynı düşünen insanlara değil de herkese o öfkenin, kayıt alma ve direnme isteğinin ulaşmasını istiyorum. Bu yüzden anlattığım hikâyenin o kasvetli dünyasını yıkabilecek bir ritme ihtiyacım vardı bu filmde. Seyirciyi içine çekerek hapsedip sürekli bir şey olacak hissiyle tetikte tutacak bir anlatıyı hedefledim. Tabii ki bunu yaparken de geri dönüp bu şekilde çalışmış tüm klasik filmleri izledim. Mesela İhtiyar Delikanlı – Old Boy’u (2003) da, Olağan Şüpheliler – The Usual Suspects’i (1995) de, bütün 1940’lar kara-filmlerini ve 1980’ler neo-noir’larını da izledim tekrar ve kaç sekansı olduğunu, zamanlamasını satır satır dökerek üzerlerine çalıştım. Sürekli devam eden, birbirini tekrarlayan ve tamamlayan bir sanat dalının içinde ürettiğimize inanıyorum. Özellikle bu sebeple en başından beri en çok önem verdiğim unsur olan bu ritim hissi son tahlilde de tam olarak istediğim yerde konumlandı. Filmin varış noktasında söylemek istediğim şeyi ancak son sahnede vererek gerçekleştirebildiğimi düşünüyorum. Bununla ilgili herkesin aynı düşünmediğinin de farkındayım. Ama ben bu hikâyeyi senin de dediğin gibi ritmiyle istediğim şekilde anlatabildim ve belki ben bu hikâyeyi çok daha kasvetli bir şekilde de anlatmayı tercih edebilirdim. Öyle ki bunu tercih eden filmleri de seviyorum. Mesela Dardenne Kardeşler’in İki Gün ve Bir Gece – Deux jours, une nuit (2014) filmine ya da Ken Loach’un yaptığı sinemaya da bayılıyorum ama ben başka bir yerden o soygun filmi türüyle kara-film arasında bir yerden yakalayıp kendi yolumda, kendi doğrumla ve kendi gramerimde bir şey yapmaya çalıştım.

Kaan Denk: Bu adını geçirdiğimiz klasik tür filmlerinin birçoğu henüz baştan seyirciye durması gereken tarafı işaret edip sonrasında gelişen aksiyon anlarıyla ritimlerini yükseltirler genellikle. Ancak İnsanlar İkiye Ayrılır için bunun tam tersi bir yönde işlediğini hatta seyirciye durması gerektiği tarafı değiştirmesi ve her yeni sekansta kiminle empati duyması gerektiğini söyleyen bir yolla yapması filmi benzerlerinden ayıran bir özellik değil mi?

Tunç Şahin: Hayat da böyle değil mi aslında? İster romantik bir kurgunun içinde ister başka bir hikâyede, tamamen sana hak veriyorum dediğin yerde karşı tarafı dinlediğin anda dinamikler tamamen değişecek ve bu sefer başka bir duyguya ulaşabileceksin. Filmin adı İnsanlar İkiye Ayrılır ama ben insanların ikiye ayrılamayacağını düşünüyorum. Bu aslında insanların güç dengesini korumak ve kendilerini rahata çıkarmak için uydurdukları bir şey. Gerçek belki tektir ama neyi anlatmayı tercih ettiğin ve hangi kelimeleri kullanarak anlattığın birinin doğrusuyla senin doğrunun arasında fark yaratabiliyor. Ama benim buradaki esas mevzum kimseyi aklamak değil. Çünkü ben şöyle de düşünüyorum: Eğer borcun varsa o senin sorumluluğun. Borçlu konumda olman seni hiçbir şeyden azade tutmuyor.

Kaan Denk: Filmde ofis içindeki konuşmalarda da bu konu sık sık dile getiriliyor zaten “Bana mı sordu borç alırken?” diye. Aslında bu da orada çalışanların en büyük motivasyonu.

Tunç Şahin: Haksız da değil. Saflaştırılmış bir kurban pozisyonu ve saflaştırılmış bir kötü aslında gerçek naiflik gibi geliyor bana anlatımda. Bazen bu herkesi anlama tercihinin naifçe bir bakış açısı olduğu söylenir ama ben esas tam kötüler ve tam iyiler şeklinde anlatılmış hikâyelerin asıl naiflik olduğunu düşünüyorum. Çünkü pirüpak ve kurban insanların sistem karşısında ezildiğini gösterirken sorumluluk payını hiç almamış oluyorsun. Ancak kendini o pozisyonda olma ihtimalini düşündürerek o durumun sorumluluğunu anlar hâle gelebiliyorsun.

Kaan Denk: Peki filmin arasında ikilik yarattığı bu av-avcı ya da sistem ve mağdurları üzerinden günümüzdeki politik yansıması ne şekilde olabilir? Çünkü seyircisine bir boş alan sağlamak yerine taraf olmaya iten ve temposuyla peşinden çekip sürükleyen bir film.

Tunç Şahin: Politik sinema çok ilginç bir kavram tabii. Dardenne Kardeşleri ve Ken Loach’u da andık. Sinemada da çok farklı dil tercihleri var ve nerede durduğunu çok net ifade eden filmler var. Hayatta belli mücadeleler var ki elinde olmadan bir tarafta olman gerekir ama İnsanlar İkiye Ayrılır çok daha insanın doğasına dair bir öykü anlatıyor aslında. Zaman zaman şu şekilde sorulduğu da oluyor: “Bu film sistem eleştirisi gibi gözüküyor ama kahramanlar bir yandan sistemin kurallarını oynadığı için çok da eleştirmiyor” gibi bir noktadan. Ben buna katılmıyorum. İnsanlar İkiye Ayrılır belki politik olarak nerede durduğunu net bir şekilde sana vermiyor olabilir ama filmin sonunda bu sistemin içinde yanlış giden şeyin ne olduğunu adres ediyor ve çarkın nasıl döndüğünü gösteriyor. Hatta o çarkın içindeki sorumlulardan birini oyun dışında bırakıp en azından bir tane vanayı kapatabiliyor. Bu film özelinde Dövüş Kulübü – Fight Club (1999) gibi bankacılık sistemini ve kapitalizmi çökeltmelerini bekleyemeyiz kahramanlarından. Eninde sonunda bu filmin esas kötü karakteri açılış ve kapanış sahnesine beliriyor: Kapital Anne. Benim derdimin ne olduğu orada gayet açık ama bu noktadan sonra seyircinin kızgınlığını ne kadar ve nereye doğrulttuğu ona kalmalı ve benim sinema anlayışımda bunu ben söylememeliyim. Kendimin sinemacı olarak görevimi de bu kapsamda görmüyorum. Ben ne kadar düşünsel bir tasarıdan çıkıyor olsam da benim bir duygum var ve o duygu bana bunu yazdırdı. Seyirci bu hikâye boyunca karakterlerle birlikte yürüdüyse bir şeyler hissetmiş olmalı. Orada bizimle dalga geçen ve sürekli elinde kartıyla orada duran o Kapital Anne’nin hâlâ muzaffer ve göz kırpar şekilde “ben devam edeceğim bu işe” dediğini görmesini ve benim burada asıl derdimin kim olduğunu hissedeceğini ümit ediyorum. Hayatta var olan bazı nerede duracağımızın ve politik cümlenin net olduğu durumlar dışında bu filmdeki gibi bir hikâyede benim konumum seyirciye “hayatta böyle de ikilemler var ve sen nerede durmak istersen bu senin kararın” diyen bir noktada duruyor ve kendi sorumluluğumun orada bittiğini düşünüyorum.

Kaan Denk: Aslında böyle bir duruşun ve filmin kahramanlarının sistemin kurallarını oynayarak mücadele etmeyi seçmesinin de politik bir tavır olduğunu düşünebiliriz.

Tunç Şahin: Yani benim ilk sorumluluğum ve ilk sadakatim karakterlerime karşı, onları oradan çıkartıyor olmak. Hayatta durduğum yer, o meseleye nerden bakıyor olduğum, filmin durduğu yeri de belirleyecektir diye düşünüyorum. Onun ötesinde bu mesele dahilinde altını çizmem gereken daha belirgin bir şey yok. Zaten dediğim gibi varsa eğer bir ana kötü karakterim o da Kapital Anne. Orada duruyor. Daha da kör göze parmak yapmaya gerek yok.

Kaan Denk: Bu da filmin bitmeyi tercih ettiği noktayı daha güzel açıklıyor zaten. Seyirci olarak asıl rahatlama noktamız o ana kadar büyük avcı gibi gözüken Eray karakterinin sonunu görmek de olabilirdi başka bir bakış açısıyla anlatılması hâlinde. Ancak film bir yerde son sözünde ona karşı bile neredeyse bir empati sunuyor.

Tunç Şahin: Mesela kahvaltı sahnesinde bitirmek mümkündü belki filmi daha yüksek bir noktada kapatmak için ama ben filmden ayrılırken seyircinin o rahatlamayla değil de kızın o kararı verdiği anda, o an ilk beliren kızgınlıkla ayrılmasını istedim. Belki bu böyle okunmaz. Böyle okunsun da istemem ama belki o yeşil ışık yandığında ve yola çıktıklarında bütün gördüğümüz her şey onun belki de tasavvuru ve hayali de olabilir. Duygu olarak benim vedalaşmak istediğim ve bitmesini istediğim nota bu nota. Bu sahne devam ediyor ve orada mesela Duygu’nun ilk kez başka bir ses tonunu duyuyorsun. İlk kez başka bir tondan, yukarıdan konuşurkenki ve gerçekten vicdanıyla beraber o işi yaparkenki tavrını, o üzgünlüğün kızgınlığa, öfkeye dönüşüp bir karara dönüştüğü anı görüyorsun. Tam ne yapacağını bilmiyor o anda ama oradan giderken “ben de sizinle uğraşacağım oğlum” gibi bir tepkiye dönüştüğü anla bitirmeyi tercih ettim.

Kaan Denk: Oyuncularınızla çalışırken nasıl bir yol izlediniz?

Tunç Şahin: Mesela Burcu Biricik oyununu çok minimal bir yere indirerek üç farklı zaman dilimi içinde üç farklı postüre ve farklı ritimde konuşma hızına sahip bir karakter ortaya çıkardı ve bunu çok organik bir şekilde yaptı. Sadece izlerken bir oyuncu seni etkileyebiliyor ya da çok iyi bir oyuncu olduğunu anlıyorsun fakat birlikte çalışırken çok daha farklı bir deneyime dönüşüyor. Provalarda çalışırken bir şekilde oyunundan bir seviyeyi kısıp kendine göre ton farklılığını ayarlayarak ya da “bunu böyle yapmayayım, bir de bu şekilde deneyelim” diyerek karakter yaratımının bir parçası hâline geliyor ve yaptığı şeyin gerçekten arada nasıl bir fark yarattığını görmeye başlıyorsun. Oyuncuyla yönetmen arasındaki bu ortaklık bir nevi –Burcu’nun da ifade ettiği gibi– dans etmeye benziyor. Bir yerden sonra yönetmen olarak sen oyuncuna alan açmaya başlıyorsun. Yüz istiyorsan o sana yüz vermek yerine istediğinin seksenini yapıyor ama ben kendi yirmimden vazgeçtiğimde ortaklığın gittiği yer gerçekten bir dansa dönüşüyor. Pınar Deniz’in mesela işi bu anlamda bir tık daha zor çünkü Pınar’ın oynadığı karaktere kızıyorsun, gıcık oluyorsun, biraz salak geliyor seyirciye. Pınar da mesela karakteriyle ilgili şunu net bir şekilde anladı: Normalde Ceren gibi böyle iflas etmiş, erkek arkadaşı borç takıp gitmiş yıkılmış bir karakter yazıldığında bir oyuncu onu yıkık bir hâlde oynaması gerektiğini düşünür. Ama ben o karakterin tam tersine hâlâ hata yapabiliyor olmasını ve yaşam enerjisinin yüksek olmasını istedim. Çünkü Ceren hata yapma potansiyeli yüksek bir karakter ve bir yandan da bizi dışarıya çıkaran, içen, sevişen, öpüşen ve espri yapan tek karakter o. Ceren karakterinin Duygu gibi bir karizması yok, çünkü hayatı tokat yemek üzerine kurulu. Duygu ne kadar katatonik bir yerden duruyorsa, Ceren’in yüksek enerjisi o oyuna başka bir seviye katıyor.

Kaan Denk: Bundan sonra sizden görmeyi bekleyeceğimiz şu anda üzerine çalıştığınız projeler var mı?

Tunç Şahin: Birçok projemiz var şu an. Bir tanesi pandemi sırasında hiçbir ajandası olmayan, çok sıkıldığım için kendi kendime yazdığım bir hikâye. 7YÜZ çok karanlık öykülerden oluşan bir projeydi. Bu da görece karanlık bir hikâye ve bir yandan üzerime de yapışıyor gibi hissediyorum. Sanki twistli bir şey yazmam gerekiyormuş gibi bir şey oturdu. Hâlbuki ben öyle bir şey istemiyorum. “Tıfıl” isimli bir çocuk hikâyesi yazdım. On bir-on iki yaşlarındaki üç arkadaşın hikâyesi. Hatta Hollanda’da Cinekid Junior Co-Production Market projelerinin arasına seçildi şu an ve onu Ekim ayında sunacağız. Bir diğeri on yedi yaşındaki genç bir kız hakkında fantastik bir gençlik işi. Bir tane de film mi yoksa tiyatro oyunu mu olacağına henüz karar veremediğim, üç kuzenin arasındaki muhabbet üzerine kurulu bir fikrim var. Ben toplumsal cinsiyet meselesiyle ilgili farkındalığı olan bir insan olduğumu düşünüyorum. 7YÜZ’den sonra, sinemada kadının temsiliyle ilgili meşhur Bechdel testinden yazdığım neredeyse her şeyin kaldığını fark ettim. Aslında zaten bir çok Oscar almış film de geçemiyor bu testi.

Kaan Denk: İnsanlar İkiye Ayrılır geçiyor olmalı bu testi.

Tunç Şahin: Evet, İnsanlar İkiye Ayrılır sonuna kadar geçiyor. Şimdi bundan sonraki işlerimde yazma amacım bu olmayacak tabii ki ama bu bilgiye erişmenin verdiği farkındalıkla yaratıcı bir sıçrama da oluyor.

Kaan Denk: Bir nevi tamamlanması gereken bir ‘challenge’ gibi mi?

Tunç Şahin: Bu filmdeyken ‘challenge’ gibiydi ama bir sonraki filmimde özellikle bunun üzerine odaklanmayacağım diye bir karar aldım. O yüzden İnsanlar İkiye Ayrılır’daki kadınların hepsi çaresiz de olsalar kendi hayatlarıyla ilgili birbirleriyle dayanışma içinde olabilen, konuşabilen ve soru sorabilen kadınlar. En naif karakter diyebileceğimiz Tilbe bile “ben burada çalışmayacağım, burası iyi bir yer değil” diyebilen bir karakter. Ki bence gerçek güç de bu. O hepsinden daha güçlü bir karakter, gerektiğinde bu kararı verebilecek ve oradan vazgeçebilecek bir karakter. Böyle bir yerden bakmaya başlayınca hikayeler başka bir yerden akmaya başlıyor ve yeni yaratıcı alanlar sunuyor yazar için. Sonraki yazacağım işler için de ayrı bir heyecan duyuyorum bu sebeple.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information