WandaVision’ın ilk iki bölümünün yayınlanmasıyla, Marvel Sinematik Evreni’nin dördüncü fazına adım atmış durumdayız. Marvel Sinematik Evreni için fırtına öncesi sessizlik niteliğinde olması beklenen WandaVision’ın ilk iki bölümü, klasik sitcom göndermeleri ve stüdyoda yer alan canlı izleyicilerin kahkaha çeşnileriyle, alışılmışın oldukça dışında bir formatla karşımıza çıkıyor.

Her şeyden evvel vurgulamak lazım: WandaVision sadece bir girizgah niteliğindeki, neredeyse hiçbir aksiyon sunmayan ilk iki bölümüyle herkese göre bir dizi değil. Marvel evrenine dair hakimiyeti çok yüksek olmayan ya da Marvel evrenini zaten çocuksu bulanlar için yayınlanan bölümlerin bir memnuniyet yaratamamasına kesin gözüyle bakıyorum. Sinematik evreni seven, ama çizgiromanlara çok da ilgi duymayanları da hayal kırıklığı yaşayacaklar listesine ekleyebiliriz. Çünkü normalde herkese hitap etmesine alışkın olduğumuz Marvel’ın sinema-televizyon ayağında belki de ilk kez bu kadar gerçek fanlara göre bir yapımla karşı karşıyayız. WandaVision’a bir şans vermek gerektiğini anlamak için, bu diziyle evrenin frenlerinin patlayıp, bundan sonra her şeyin yepyeni bir seyir alacağının farkında olmanız gerekiyor.

Aynı şekilde, neyin komik olduğunu anlamak için, evrende neler olduğuna dair diziyi izlemeden önce yeterince fikir sahibi olmanız gerekiyor. Hatta ve hatta, ABD’de kült kabul edilen bazı sitcom‘lara dair de fikir sahibi olmanızda fayda var. WandaVision’a bu sezon ilham veren dizilerin arasında The Dick Van Dyke Show, Leave It to Beaver, Bewitched (Tatlı Cadı), The Brady Bunch, Roseanne ve Full House (Bizim Ev) var. İzleyicinin seçeneklerinin oldukça kısıtlı olduğu bir dönemde yayınlanan bu gibi sitcom’ların çoğunun ortak iki noktası var. Hemen hepsi “Amerikan rüyası”nı uzaktan keşfeden ülkelerin sakinlerince izlendiler, tıpkı Marvel’ın kurgusal Doğu Avrupa ülkesi Sokovya’da büyüyen Wanda gibi. İkinci olarak, bu dizilerin çoğunda bir bağlam problemi olur. Dizi karakterlerinin geçmişleri hakkında az ve istikrarsız bilgilerimiz olur ve bazen bölümler birbirleriyle çelişirler. WandaVision, bu fikirle Wanda’nın ruh hâlinin muazzam bir bileşimiyle kurulmuş bir evren.

WandaVision 1. ve 2. Bölüm: Wanda’nın Evi

İlk iki bölüm, sabun köpüğü kıvamında, tam olarak neler olacağını ilk bakışta kestirmesi zor, siyah beyaz olması itibarıyla sıkılgan izleyicileri kolayca itebilecek niteliklere sahip. Ve bir Marvel süperfanı olan bendenizin gönlünü tümüyle kazanmış durumda. Yabancı kaynaklarda dizinin geri kalan bölümlerine erişimi olan eleştirmenler, 3. bölümün olayların esas başladığı nokta olduğunu vurguluyorlar.

Bu yazı da aslında sezonun tamamına dair tahminlerden ziyade aslında bu iki bölümde takdim edilen evrenle alakalı olacak. Yine de çok detaya girmeksizin, WandaVision Marvel evreni için ne anlama geliyor çok kısa ele almakta fayda var.

Aylardır süren bekleyiş ve pandemi ortamında düzenli olarak değişen takvimin neticesi, Marvel Sinematik Evreni’nin kaderini tümüyle değişince WandaVision dördüncü fazın ilk yapımı hâline geldi. Ve bu, bana kalırsa oldukça talihli bir seçim olmuş durumda. 2019 Temmuz’dan bu yana -yani inanmak zor olsa da tam bir buçuk yıldır- yeni Marvel yapımıyla karşılaşmamışken, Disney+’ın evrene dâhil olmasıyla dizi ayağı hepten genişleyecek olan sinematik evrenin WandaVision’la yeni dönemini başlatması her açıdan mükemmel bir metafor. Dizinin House of M çizgiroman serisi gibi evreni baştan yaratması bekleniyor. Bu House of M fikri etrafında bir sürü easter egg hazırlanmış, bunlardan biri “Evi” anlamına gelen “House of” ifadesine bir gönderme yaparcasına, kapanış jeneriğinde Wanda’nın içinde yaşadığı eve dair detayların virtüel olarak oluşturulması. Tabii kimi göndermeler bundan çok daha net.

Wanda’nın Vision’ın patronuna servis ettiği bu şarabın markası Maison du Mépris, İngilizcede House of Mépris demek. Mépris, Fransızcada kin, haset, hor görme gibi bir anlama sahip. Bu görsel, aylardır fanların ortaya attığı House of M ve WandaVision arasındaki bağın yüzde 100 teyidi niteliğinde. House of M serisini çok iyi biliyor ayağına yatmayacağım, fakat bildiklerimden bariz çıkarımım, yıllardır Fox ile devam eden X-Men’in telif hakları mücadelesinin nihayet bir yerlere bağlanabileceği. Zaten Fox’unkinin yanında ikinci bir Quicksilver yaratmak uğruna Wanda’nın Marvel Sinematik Evreni’ne baştan eklenmiş olması doğrudan bu telif kavgasının odağındaki bir meseleydi. Çünkü orijinde Wanda Magneto’nun kızı. Legion’la dizinin sürekli birbiriyle karşılaştırılması da biraz bu yüzden. Fox, elindeki mutant kahramanların bir kısmını paylaşmaya hazır olsa dahi, House of M’deki orijinal hikâye akışı için Marvel’ın sinema televizyon haklarını komple geri alabilmesi gerekirdi. WandaVision, buna bir alternatif olarak yaratılmış bir evren. Bu evren kimi açılardan çok tanıdık, ama yepyeni bir sürü şeyi, mesela SWORD’u, hayatımıza katacak yepyeni bir dünyanın kapılarını aralıyor. Ve gerçeklik algımızla oynamak için bu yüzden daha yaratıcı bir yol izliyor.

Post-truth ve Kültürel Üretim

Yakın zamanda Chilling Adventures of Sabrina‘nın son sezonunu izlemiştim. Dizideki ölümcül dehşetlerden “Ebedi Olan”ın kendisine bir televizyon evreni yaratması ve içinde yaşayan karakterlerin başı sonu olmayan bu hayata teslim olma biçimleri, bana WandaVision’la oldukça benzer geldi. Ne zaman birden fazla yapım benzer bir tema etrafında dönmeye başlasa, dünyada da neler olduğuna dönüp bakmamız gerektiğini düşünürüm.

Bariz cevap pandemi ve etrafında gelişmiş olan her saçmalık sayesinde şu an içinde bulunduğumuz dünyanın azıcık cozutmuş olması. Ama bu tarz büyük bütçeli yapımların gelişim aşaması, içinde bulunduğumuz bu çok çılgın bir yıldan daha uzun sürdüğü için bu bariz detaya değil, başka bir yere bakmamız lazım. Ve son on yıllık dönemde yaşanan pek çok çılgınlık hakkında yazılıp çizilenlere baktığımız zaman pek çoğunda aynı anahtar kelimeye rastlayabiliriz: post-truth.

Peki post-truth nedir?

Tanımını Journo’daki bir yazıdan ödünç alacağım post-truth‘un dümdüz çevirisi “hakikat-sonrası”, anlam olarak baktığımızda hakikatin eğilip bükülmesi gibi bir tanıma erişiyoruz.

“‘Post-truth’ kelimesindeki post ön-eki, bu spesifik kullanımında, genel kullanımının aksine ‘bir olay ya da vak’adan sonra gerçekleşen’ anlamında değil, ‘önüne geldiği kavramın artık önemsiz ya da gereksiz kabul edildiği bir zaman ait’ manasında kullanılıyor. Yani, ‘post-truth politics’ dediğimizde, ‘doğruların, hakikatlerin, olguların önemini yitirdiği bir dönem’den bahsetmiş oluyoruz.

‘Post-truth’, bu güncel anlamında ilk kez 1992 yılında, Sırp asıllı Amerikalı Oyun Yazarı Steve Tesich’in The Nation dergisinde yayımlanan yazısında geçiyor. Post-truth kelimesinin bundan önceki kullanımları genelde ‘gerçek anlaşıldıktan, hakikat ortaya çıktıktan sonra’ anlamında olmuş.

Kelimenin yaygın şekilde dolaşıma girmesi ise, Ralph Keyes’in 2004’te basılan kitabı The Post-truth Era ile olmuş.”

Bunca havalı cümleyi bir kenara koyarsak: Post-truth Trump’ın Birleşik Devletler Başkanı olduğu, dezenformasyonla mücadele etmek için önümüze her çıkan bilgiyi teyit.org’a girerek kontrol etmek durumunda kaldığımız, sahte olanın gerçek bilgilerden binlerce kat hızlı yayıldığı bu dönemi anlatan şahane bir sözcük öbeği.

Bu noktada bir başka enteresan durum, çok uzun zamandır epistemolojik olarak mutlak bir hakikatin varlığına inanmadığımız, felsefi olarak böylesi bir arayışta olmadığımız bir dünyada yaşıyor olmamız. Özneliklerimiz çok farklı deneyimler yaratıyor, her deneyimin kendi gerçekliği var. Bu gerçeklikler ayrıcalıkların ve ayrımcılıkların çoklu kombinlerinden oluşuyorlar ve herkes için geçerli önermeler sunabilmek imkânsız. Tabii bu hep böyleydi, ama önceden ana akımda deneyimlerimiz ve kapsayıcılıkları değil, egemen olanların etrafında buluşurduk. Tıpkı WandaVision’da imite edilen sitcom‘lardaki gibi. Bir yandan sınıfsal uçurumlar derinleşirken, bir yandan da bilgi ve üretim araçlarının sanatsal kısmının sadece başta sınıfsal ve kültürel sermaye olmak üzere belli ayrıcalıkları olanların elinde tutulduğu bir periyoddan sıyrılırken, entellektüel üretim yapan herkes çok çılgın karın ağrıları çekiyor. Keza her şey çelişik, karmaşık, sürekli değişiyor. Sürekli kendisini dejenere eden yoğun bir bilgi yüklemesi içerisinde, olabilecek en doğru cevapları arıyoruz. Ve bu bir delilik.

İşte bu deliliği bükmek; Legion, Chilling Adventures of Sabrina ya da WandaVision gibi yapımları diğer çizgiroman uyarlamaları arasında ortaklaştıran bir detay. Bu yazıda çizgiroman evreninden bu üçlüyü seçmiş olsam da, Happy!, hatta Rick & Morty gibi pek çok yapımla da bu listeyi serbestçe genişletebiliriz. Nasıl ki 80’lerde fütüristik eserler popüler kültürün bir vazgeçilmezi hâline geldiyse, 2010’lar itibarıyla da yavaş yavaş yaşadığımız dünyanın absürtlüğünü yüzümüze vurmanın değişik stratejilerini keşfeden, birbirlerine benzemeyen ama bizi aynı derecede faka bastıran yapımlara düşer olduk. Bu durumun belki de en vücut bulmuş versiyonu, bizi bize kendisini izlediğimiz koyu renkli ekrandan yansıtmayı hedefleyen Black Mirror olabilir.

Etik sınırları net olan sonunda iyilerin kazandığı yapımlar, artık ilginçliklerini yitirmiş durumdalar. Ana karakterleri kendimizle özdeşleştirmeyi sevsek de saykodelik evrenlerin ya da yüzümüze bazı şeyleri şak diye geçiren yapımların ayrı bir cazibesi var. Çünkü gerçek deneyimlerimizdeki bilinmezlik ve karmaşa böyle işlerle daha çok örtüşüyor.

WandaVision ilk iki bölümünde böyle kıyaslamaları yapacak bir hikâyeye sahip mi peki? Hayır, henüz hiç değil. O yüzden de WandaVision konuşurken, Marvel evreninin neresinde olduğumuzu anımsamamız gerekiyor. Marvel Sinematik Evreni, ilk üç fazda sinemada adım adım filizlenmişken dördüncü fazda artık daha tabula rasa bir gerçeklikteyiz. Evrende ne olacağını tahmin etmek için çizgiromanları karıştırmak ve filmlerde easter egg avına çıkmak mümkün ama önceki fazların aksine, bu kez nerelere gideceğimizi pek bilmiyoruz. Üstüne üstlük, yukarıda da vurguladığım gibi pandemi gerekçesiyle değişen Marvel takvimi, WandaVision’ı bu yeni periyotta hayata geçirilen ilk yapım hâline getirdi.

WandaVision’la içeriksel olarak paralellik gösteren bu temanın çok bariz bir diğer örneği 1998 yapımı Pleasantville filmi. Pleasantville’de ikiz kardeşler David (Tobey Maguire) ve Jennifer (Reese Witherspoon) kendilerini siyah beyaz bir televizyon şovunun içinde buluyorlar. Wanda ve Quicksilver’ın ikiz olduklarını ve dizinin ilerleyen zamanlarında tıpkı çizgiromanlardaki gibi Wanda’nın ikiz çocuklar doğurması beklendiği için, Pleasantville ve dizinin estetik bağlarının pek de tesadüf olmadığını, bilhassa bu seçimlerin bilinçli yapıldığını savunabilirim.

Hangi yapımın WandaVision’ı neden etkilediği sorusu oldukça önemli. Keza Wanda ve Vision’ın isimlerinin birlikteliğinin televizyon kelimesini bu kadar andırması tesadüf değil. Dizinin kapanış jeneriğinde karşımıza çıkan görseller kırmızı-yeşil-mavi pikseller, yani renkli televizyonun çalışmasını sağlayan en temel unsurlar. Hikâyenin ilerleyişi, televizyonun evrimini takip ediyor. İlk bölüm 1961-1966 yılları arasında ekranlarla buluşan The Dick Van Dyke Show’un bir parodisi. İkinci bölüm ise yayınlandığı 1964-1972 dönemi ve sonrasında tüm dünyada ünlenen, bizim Tatlı Cadı ismiyle tanıdığımız Bewitched’e bir gönderme. Scarlett Witch ne zaman yaratılmış tahmin edin? 1964’te.

Tahminimce dizi dünden bugüne, üç aşağı beş yukarı kronolojik olarak belli televizyon eserlerini takip ederek ilerliyor olacak. Bu fikre bu kadar heyecanlanmamın sebebi şu: Marvel Sinematik Evreni Disney+’la beraber artık resmi olarak dizi evrenine taşınıyor. Netflix yapımları küçük bir dizi evreni kurmuştu ve Agents of S.H.I.E.L.D.’ın Inhuman’ları evrene dahil etmekle ilgili sinemaya muntazaman taşınamamış bir projesi vardı fakat dizi ve sinema evreni baştan beri birbirinden farklı tellerde çalıyordu.

Tam olarak şimdi işler değişirken, pandemi döneminin öngörülmezlikleriyle beraber, yakın geçmişimizi domine eden Marvel Sinematik Evreni’nin yavaş yavaş beyaz ekrana taşındığı bir dönemin WandaVision’la, yani Wanda’nın televizyon evreniyle startı vermesi muazzam bir detaya dönüşmüş durumda. Dizinin, her bölümünde farklı bir jenerik kullanarak başka bir yapıma göndermede bulunması bana kalırsa görsel ve sembolik olarak muazzam bir istikrar yaratıyor.

Sezon nerelere gidecek ve nasıl ilerleyecek, ne kendimi ne de sizi çok yönlendirmek istemedim bu yazıda. Fakat ilk iki bölümün durgunluğunun bir amaca hizmet ettiğini düşünerek, sezonun devamına dair beklentilerimizi yükseltebiliriz. Akıllardaki esas soru, sezon finalinde WandaVision’ın beklenen değişimi yaratıp yaratamayacağı olacak.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information