Wonder Woman, çizgiroman tarihinin en önemli figürlerinden bir tanesi. Günümüz çizgiroman uyarlaması trendinin çok daha öncesinde, popüler kültürdeki kadın temsillerinin içerisinde, Wonder Woman önemli bir yere sahipti. Ağırlığı erkek kahramanlar olan ve neredeyse sadece onların hikâyelerinden türetilmiş kadın kahramanlarla dolu bir piyasada, özgün hikâyesiyle erken dönemlerde varlığını kabul ettirmişti. 1975-1979 tarihlerinde yayınlanan, başrolünde Lynda Carter'ı izlediğimiz televizyon serisi, ana akım popüler kültürde Diana Prince'i nice kadına rol model teşkil etmiş önemli bir figüre dönüştürmüştü. Çizgiroman evreninde kadın hikâyelerinin daha çok ekrana taşınmasının gündeme geldiği 2010'larda, geçmişteki başarısıyla, çekimser davranan nice yapımcıya cesaret veren en önemli işlerden biri de hâlâ bu televizyon dizisiydi. O yüzden de Wonder Woman filmlerinin, taşıdığı mirasa dair ekstra bir sorumluluğu var. Bu da belirli beklentiler yaratıyor. İlk filmin aksine, dizinin geçtiği zaman aralığının hemen sonrasında hayat bulan bu hikâye, bu mirasın bilincinde. Bu yüzden atmosfer, karakterlerin kostümleri, aksesuarlar, mimari tercihler hatta tercih edilen renkler ve dokular muazzam bir 80'ler nostaljisini tetikliyor -yaşamayanlarımız için bile. Girişteki ikinci sahne olan alışveriş merkezindeki aksiyon sahnesi, televizyon serisinin bir parçası gibi hissettiriyor. Pedro Pascal'ın karakteri Maxwell Lord'un ofisinin detayları öylesine özenli seçilmiş ki, perde kumaşına bakınca odadaki beklemiş sigara kokusunu dahi solur gibi oluyorsunuz. 80'leri deneyimleyen karakterlerin, o dönemi "fütüristik" bulması, hikâyenin geçtiği zaman aralığından 40 yıl kadar sonra oldukça komik bir ton yaratıyor. Tüm bunlara rağmen filmi kötü kılan şey, ayrı ayrı yolunda, hatta oldukça başarılı olan pek çok detayın bir araya getiriliş biçimi. Açılış sekansı oldukça keyifli olsa da, filmin bütünlüğüne pek bir katkı sunmuyor. Bu tercih, film sekans sekans farklı mini hikâyeler anlatacakmış gibi düşünmemize yol açtıktan sonra, klasik işleyişi olan lineer bir hikâyeye giriş yapıyoruz. Çok zorlarsanız, açılış sekansındaki Amazon'ların yer aldığı sahneyi hikâyeye bağlamak mümkün olsa da, filmin yapım aşamasında gündeme gelen ve atılmaya kıyılamadığı için korunmuş bir sahne izlenimi alıyorsunuz. Bu ayıklanamamış kimi fikirlerin yarattığı kalabalık filmin bütününde kendisini gösteriyor. Fakat hikâyeyle ilgili tek sıkıntı, bazı unsurları bir araya getirmekte ya da bütünlük uğruna kimi iyi fikirlerden vazgeçilememiş olmasında değil. Karakter ve mühim olayların inşasında da ciddi sıkıntılar var. Kristen Wiig'in karakteri gemolog ve zoolog Barbra Minerva, nam-ı diğer Cheetah, en başta fazlasıyla karikatürize bir şekilde tasvir edilmiş. Wiig'in oyunculuğu karakteri aktarmak için yeterli olacakken, diyaloglar, karakter inşasının organikliğini zedelemiş. Yine de Wiig, karakterine dair kusurları görünmez hâle getirirken, yalnızca iyi bir komedyen değil, olağanüstü bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Kristen Wiig ve Pedro Pascal oldukça keyifli bir ikili olmuşlar ve umarım başka işlerde de bir araya gelirler. Wiig gibi, Pascal da kendisini izlemeye çok da alışkın olmadığımız tarzda bir rolle karşımıza çıkıyor ve oyunculuğuyla filme sınıf atlattırmış durumda. Chris Pine'ın karakteri Steven Trevor'ın hikâyeye yeniden dâhil oluşu da, hikâyeden ayrılışı da yine üstünkörü ele alınmış. Yine de kadroya dâhil olan diğer isimler gibi, oyunculuğuyla karakterinin açıklıklarını kapatıyor. Özellikle geçmişten gelip 80'lerin modasını ve teknolojisini keşfetmesi oldukça eğlenceli. Film, bu tür neşeli dokunuşlar sayesinde kazandığı puanları, bu tür dönemsel detayları bir ürün yerleştirme fırsatına çevirmesiyle sıfırlıyor. Pek meşhur bir ayakkabı markasını, sponsorluk almış bir YouTuber edasıyla gözümüze o kadar çok sokuyor ki,…

Yazar Puanı

Puan - 49%

49%

Wonder Woman 1984 iyi fikirler, şahane bir 80'ler nostaljisi, muazzam oyunculuklarla dolu koca bir hayal kırıklığı. DC'nin çizgiromanları beyazperdeye taşıma konusundaki yerleşmiş hataları senaryoda ve karakter inşasında kendini yeniden gösterirken, Kristen Wiig ve Pedro Pascal olağanüstü performanslarıyla tüm filmi sırtlarında taşımayı başarıyorlar.

Kullanıcı Puanları: 3.18 ( 35 oy)
49

Wonder Woman, çizgiroman tarihinin en önemli figürlerinden bir tanesi. Günümüz çizgiroman uyarlaması trendinin çok daha öncesinde, popüler kültürdeki kadın temsillerinin içerisinde, Wonder Woman önemli bir yere sahipti. Ağırlığı erkek kahramanlar olan ve neredeyse sadece onların hikâyelerinden türetilmiş kadın kahramanlarla dolu bir piyasada, özgün hikâyesiyle erken dönemlerde varlığını kabul ettirmişti. 1975-1979 tarihlerinde yayınlanan, başrolünde Lynda Carter’ı izlediğimiz televizyon serisi, ana akım popüler kültürde Diana Prince’i nice kadına rol model teşkil etmiş önemli bir figüre dönüştürmüştü. Çizgiroman evreninde kadın hikâyelerinin daha çok ekrana taşınmasının gündeme geldiği 2010’larda, geçmişteki başarısıyla, çekimser davranan nice yapımcıya cesaret veren en önemli işlerden biri de hâlâ bu televizyon dizisiydi. O yüzden de Wonder Woman filmlerinin, taşıdığı mirasa dair ekstra bir sorumluluğu var. Bu da belirli beklentiler yaratıyor.

İlk filmin aksine, dizinin geçtiği zaman aralığının hemen sonrasında hayat bulan bu hikâye, bu mirasın bilincinde. Bu yüzden atmosfer, karakterlerin kostümleri, aksesuarlar, mimari tercihler hatta tercih edilen renkler ve dokular muazzam bir 80’ler nostaljisini tetikliyor -yaşamayanlarımız için bile. Girişteki ikinci sahne olan alışveriş merkezindeki aksiyon sahnesi, televizyon serisinin bir parçası gibi hissettiriyor. Pedro Pascal’ın karakteri Maxwell Lord’un ofisinin detayları öylesine özenli seçilmiş ki, perde kumaşına bakınca odadaki beklemiş sigara kokusunu dahi solur gibi oluyorsunuz. 80’leri deneyimleyen karakterlerin, o dönemi “fütüristik” bulması, hikâyenin geçtiği zaman aralığından 40 yıl kadar sonra oldukça komik bir ton yaratıyor. Tüm bunlara rağmen filmi kötü kılan şey, ayrı ayrı yolunda, hatta oldukça başarılı olan pek çok detayın bir araya getiriliş biçimi.

Açılış sekansı oldukça keyifli olsa da, filmin bütünlüğüne pek bir katkı sunmuyor. Bu tercih, film sekans sekans farklı mini hikâyeler anlatacakmış gibi düşünmemize yol açtıktan sonra, klasik işleyişi olan lineer bir hikâyeye giriş yapıyoruz. Çok zorlarsanız, açılış sekansındaki Amazon’ların yer aldığı sahneyi hikâyeye bağlamak mümkün olsa da, filmin yapım aşamasında gündeme gelen ve atılmaya kıyılamadığı için korunmuş bir sahne izlenimi alıyorsunuz. Bu ayıklanamamış kimi fikirlerin yarattığı kalabalık filmin bütününde kendisini gösteriyor. Fakat hikâyeyle ilgili tek sıkıntı, bazı unsurları bir araya getirmekte ya da bütünlük uğruna kimi iyi fikirlerden vazgeçilememiş olmasında değil. Karakter ve mühim olayların inşasında da ciddi sıkıntılar var.

Kristen Wiig’in karakteri gemolog ve zoolog Barbra Minerva, nam-ı diğer Cheetah, en başta fazlasıyla karikatürize bir şekilde tasvir edilmiş. Wiig’in oyunculuğu karakteri aktarmak için yeterli olacakken, diyaloglar, karakter inşasının organikliğini zedelemiş. Yine de Wiig, karakterine dair kusurları görünmez hâle getirirken, yalnızca iyi bir komedyen değil, olağanüstü bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Kristen Wiig ve Pedro Pascal oldukça keyifli bir ikili olmuşlar ve umarım başka işlerde de bir araya gelirler.

Wiig gibi, Pascal da kendisini izlemeye çok da alışkın olmadığımız tarzda bir rolle karşımıza çıkıyor ve oyunculuğuyla filme sınıf atlattırmış durumda. Chris Pine’ın karakteri Steven Trevor’ın hikâyeye yeniden dâhil oluşu da, hikâyeden ayrılışı da yine üstünkörü ele alınmış. Yine de kadroya dâhil olan diğer isimler gibi, oyunculuğuyla karakterinin açıklıklarını kapatıyor. Özellikle geçmişten gelip 80’lerin modasını ve teknolojisini keşfetmesi oldukça eğlenceli. Film, bu tür neşeli dokunuşlar sayesinde kazandığı puanları, bu tür dönemsel detayları bir ürün yerleştirme fırsatına çevirmesiyle sıfırlıyor. Pek meşhur bir ayakkabı markasını, sponsorluk almış bir YouTuber edasıyla gözümüze o kadar çok sokuyor ki, kendimizi kaptırdığımız atmosferden yakın çekim ayakkabı manzaralarıyla birkaç kere sıyrılıveriyoruz.

Ana hikâye, Pascal’in karakteri Maxwell’in “rüya taşı” isimli, dilekleri gerçek kılabilen bir antik eserin peşine düşmesi, insanların nelerden vazgeçeceklerinin üzerine düşünmeden hırslarının peşinde koşmaları ve Diana’nın, kendi bencilliklerine karşın muazzam bir fedakârlık yaparak tüm insanlığı kurtarması üzerine kurulu.

Wonder Woman 1984: Hakikat Kementiyle Şarkiyatçılık

***Yazının bundan sonraki bölümü Wonder Woman 1984 ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Senaryodaki temel sıkıntı maalesef buraya kadar saydıklarım bile sayılmaz. 80’lerde yayımlanan farklı Wonder Woman çizgiromanlarının sayfaları kesilerek, tek bir hikâye anlatacak şekilde birleştirilmiş, o çizgiromanlar kaleme alındığından beri dünyada pek bir şey değişmemiş gibi bir akışın içerisindeyiz. Üstelik Wonder Woman 1984 bunu yaparken, büyük bir yapım olduğunu unutup tarih ya da akışkan bir izleme deneyimi için gerekli araştırmaları yapmayı dahi ihmal etmiş. Bunun da mantık hatalarının yanı sıra, şarkiyatçı yaklaşımlar gibi ağır bedelleri var.

Senaryonun Mısır’da geçen kısmı o kadar problemli ki, tümüyle filmden atılsa, Wonder Woman 1984’ü beğenenlerin sayısı artabilirdi. Ana karakterlerimiz Diana ve Steven, Kahire’ye ani bir kararla ulaşmaya karar verince, Wonder Woman ani bir şekilde görünmezlikte ustalaşıyor, Steven ise kendi kullanabildiği uçaklardan oldukça farklı olan, yıllar sonrasının teknolojisiyle uçak uçurabiliyor. Üstelik tek depoyla Birleşik Devletler’den Avrupa’ya bile varamayacak bir uçakla Kahire’ye gidiyorlar. Hem de petrol krizinin odakta olduğu bir hikâyede, bir kere bile yakıtın lafını etmeksizin.

Filmde karşımıza, Mısır’da monarşi 1950’lerde son bulmuş olmasına rağmen, “Emir Said” isimli kraliyet soyundan klişe bir “Arap” karakter çıkıyor. Bu tarihi hata, o tarihlerde Mısır’ı mimari olarak dahi yansıtmayan bir doğu dünyası inşa edilerek büyütülmüş. Emir Said isminin, “Edward Said”le benzerliğinin de yarattığı kaçınılmaz çağrışımla birlikte, filmde yaratılmış olan doğunun ne kadar oryantalist olduğunu vurgulamak hepten zaruri hâle geliyor. Filmin esas kadın oyuncusunun Orta Doğulu olmasının avantajını dezavantaja çeviren talihsiz seçimler, film için aslında kurucu olmayan bu bölümün filmde yer almasındaki amacı hepten sorgulatıyor. Gal Gadot’un İsrailli olması -hem de siyonist olmakla pek çok defa suçlanmış bir İsrailli olması- oldukça sorunlu bir mesaj yaratıyor. Hem kötü, hem de mağdur “Arapları” kurtarmaya koşan Wonder Woman etrafına örülü bu şarkiyatçı tonasyon, batılılar için iyi bir Orta Doğululuğun neye benzediğinin görsel bir imgelemine dönüşüveriyor. Filmin sonlarında, hikâye o ana dek tüm dünyada oluşan bir kaos üzerine kurgulandığı için de, çatışmanın oluşmasından çözümlemeye kadar ilerlediğimiz yerde, senaryonun “batılı” olmayan ülkeleri terk ettiği, araçlaştırdıktan sonra oralarda oluşması gereken zincirleme kaosları hesaplayamadığı tekrar ortaya çıkıyor. Hâliyle filme ismini veren 1980’lerde Birleşik Devletler’de ana akımda yer alan, politik açıdan sorunlu “batıcı” bakış açılarının da tümüyle filme taşındığını fark ediyoruz.

Filmin tamamına gerçekten büyük bir kaos hakim, o yüzden her sorunlu detayı tek bir incelemede dillendirmek imkânsız gibi. Önceki DC filmlerindeki nice hatalar farklı formlarda karşımıza çıkıyor. Man of Steel’deki gibi, evrende içinden sıyrılması imkânsız yıkımlara yol açan büyük bir karmaşa yaratılıyor. Hikâye için kırılma noktalarından birinde ise, Batman v Superman’deki “Martha” anının tam olarak aynısı olmasa da, bana onu hatırlatan bir stratejiden faydalanılmış. İnşa edilmeye çalışılan duygu o kadar ağır ve Gal Gadot’un oyunculuğuyla altından kalkamayacağı türden ki, bu büyük duyguyu çözümleyerek aktarmak yerine film, krizden çabucak sıyrılmaya karar vermiş. Üstelik bu stratejinin amatörlüğü, Wonder Woman’ın filmde ikinci kez yepyeni bir yetenek edinip uçmayı öğrenmesiyle hepten göze batan bir hâl alıyor. Çok şey anlatabilme ve büyük sorunlar yaratma arzusu, filmde yolunda giden her şeyin önüne geçmiş durumda.

Pek çok çizgiroman uyarlamasının sinemaya aktarılırken boğuşmak durumunda kaldığı bir mesele bu aslında. Problemler çok büyüyünce, olayların aktarımı ve çözümlemeler hiçbir zaman basılı çizgiromanlardaki gibi yansıtılamıyor. Çünkü sinema anlatısı, çizgiroman üslubundan oldukça farklı. Wonder Woman 1984’un hikâyesinde işler nükleer savaşa kadar vardığı için, bu ciddi bir sorun. Özellikle çizgiroman uyarlamalarının son on yılda geldiği nokta düşünüldüğünde, DC’nin çoktan çözülmüş bu problemleri neden hemen her filminde ısrarla tekrar ettiğini anlayabilmek gerçekten zor.

Finale doğru Gal Gadot’un uzun monoloğu ve devamında yaşananlar, bana kimi Nolan filmlerinde kötü olan her şeyi anımsattı. Hakikate ve sevginin gücüne dair ulvi bir mesaj verilmeye çalışılırken, Pedro Pascal ve Kristen Wiig’in oyunculuğu hatırına filmi izlemeye devam eden herkesle neredeyse dalga geçiliyor. Pascal ve Wiig’in kadroda yer almış olması büyük şans, çünkü filmi puanlarken performanslarını görmezden gelmemin imkânsız olduğunu fark ettim. Fakat senaryo, Wonder Woman gibi kariyerlerinin en başarılı işlerinden birini çıkartabilecek bu ikiliye de ihanet etmiş durumda. Yönetmen ve aynı zamanda filmin senaristlerinden biri olan Patty Jenkins, bu kez işin altından kalkamamış durumda. Kristen Wiig’in Cheetah’sı sayesinde, 3. film için umut ışığı görünse de Wonder Woman 1984, keşke yapım öncesi süreç uzatılıp, gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra hayata geçirilseymiş dedirten, başarısız bir yapım. Yine de Wiig ve Pedro’nun performansları, 80’ler için yaratılmış retro atmosfer ve filmin son sahnesine eklenen küçük bir sürpriz cameo için, çok da ciddiye almaksızın izlenebilecek, vakit geçirmelik çerez bir film.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information