Yazar: Hakan Bıçakcı

İllüstrasyon: Cenk Güngör

Anı türünde yazmayı sevmem. Kendimi “kurmacacı” olarak gördüğüm için başımdan geçenlere değil, aklımdan geçenlere önem veririm. Başkalarının vaktini alacaksam, bunun karşılığında hayat tecrübemi değil, hayal gücümü sunmam gerektiğini düşünürüm. Ancak bu yazıda anılarımı canlandırmayı, ilk kitabımın çıkış sürecini özetlemeyi deneyeceğim. Bu tarz bir metin benim için bir ilk olabilir. Ama zaten temamız da “ilkler”.

Her şey, üniversite yıllarında yazdığım birbirinden kopuk metinlerin el yordamıyla ve içgüdüsel manevralarla birleşerek bir roman taslağına dönüşmesiyle başladı. Yazar olma hayalim veya iddiam yoktu ama elimde bir dosya vardı, değeri hakkında hiçbir fikrimin olmadığı. Beni yönlendirecek birileri de yoktu etrafta. Ankara’daki üniversite öğrenciliğim bitip İstanbul’a döndüğümde, roman dosyamı bir yayınevine iletmeye karar verdim. Birkaçı üst üste reddetse vazgeçerdim. Tuttuğunu koparan, tutkularının peşinden sonuna kadar giden bir yapım olduğu söylenemez. Büyük yayınevlerine yollasaydım, süreç vazgeçmemle sonuçlanacaktı büyük ihtimalle. O dönem, ilginç kitaplar basan, görece küçük bir yayınevi olan Oğlak Yayınları’nın “ilk yapıtları” serisi vardı. Benim için uygun bir başlangıç olabileceğini düşündüm. Yayınevinin İstiklâl Caddesi’nin hemen girişindeki binasına gittim sırt çantamdaki sarı zarfla. Girişte genç bir kadın oturuyordu. Roman dosyamı bırakmak istediğimi söyledim. Bırakmamı söyledi. Masaya koyup çıktım. Arkamdan seslendi: “Telefonunuzu yazmamışsınız.” Başvurumun amatörlüğünü sırf bu ayrıntı bile özetliyor. Geri dönüp telefonumu ekledim.

Birkaç ay sonra telefonum çaldı. Yayınevi benimle görüşmek istiyordu. Bu güzel bir haberdi. İlgilenmeseler, beğenmeseler aramazlardı çünkü. En iyi ihtimalle de arayıp olumsuz haberi verirlerdi. Ancak o dönem o kadar güvensiz ve kötümser bir ruh hâlindeydim ki (şimdi de çok farklı değil gerçi durum) acaba çağırıp “Bu ne saçmalık, sen bizimle alay mı ediyorsun?” falan gibi bir azar işitir miyim diye kaygılanmadım da değil.

Öyle olmadı neyse ki. Yayınevinin o dönemki yöneticileri Senay Haznedaroğlu ve Raşit Çavaş ile buluştuk. Romanı basacaklarını söylediler ama bir şartla: Yazmaya devam edecektim. Birini yazar diye çıkarıp bir kitapla bırakmak istemeyeceklerini söylediler. Yazmaya devam edecek miydim? Bunu hiç düşünmemiştim. Boş bir söz verdim: “Devam edeceğim.” Boş diyorum, çünkü kafamda ne varsa ilk romana akıtmıştım, zihnim bomboştu. Yeni bir konu, bir fikir kırıntısı bile yoktu. (İlerleyen yıllarda Oğlak Yayınları’ndan beş kitabım çıktı. 2010 yılında İletişim Yayınları’na geçene kadar birlikteliğimiz sürdü. Yani sözümü tutmuş sayılırım.)

İlk kitabın çıkması birçok açıdan tuhaftı benim için. Yabancılaşma efektleriyle dolu bir süreç. Yıllarca kafanın içinde dolaşanlar somut bir nesne hâline geliyor. Parayla satılan, barkod basılan, yanında fiş verilen bir şeye dönüşüyor. Kitabımı alıp çıksam alarm ötecek, güvenlik koluma yapışacak. Aynı satırlar kafamın içindeyken sessiz sedasız girip çıkıyordum halbuki bu kitapçılara. “Romanım yayımlandı, demek ki artık yazarım” diye düşünmedim o zamanlar. Şunu fark ettim çünkü: Yazmak ayrı zor, yayımlatmak ayrı ama en zoru yazdıklarının ilgi görmesi. Kitabım çıkmıştı ama bunu yalnızca ben, ailem ve birkaç arkadaşım biliyordu. Yazmaya devam etmeli miydim? Söz de vermiştim ama. Aklımda yeni fikirler ufak ufak kımıldanmaya başlıyordu bir yandan. Eş zamanlı olarak yeni sorgulamalar da. Ben neden insanları etkilemek istiyordum ki? Dünyada ömrümüzü adasak bitiremeyeceğimiz kadar klasik, başyapıt varken neden iş çıkarıyordum? Böyle bir dünyaya kitap getirmek istiyor muydum? Benzeri romantik kaygılarla geçiyordu günler.

Sonra bir gün bir kitapçıda dönemin önemli edebiyat dergilerinden Virgül’ün yeni sayısını gördüm. Yıllardır takip ettiğim bir dergiydi. Sayfalarını karıştırmaya başladım ne var ne yok diye. Son sayfalardaki kitap eleştirileri arasında romanımla ilgili bir yazı olacağı aklımın ucundan bile geçmemişti. Ömer Türkeş’in “Cehennem Kasaba” başlıklı incelemesini görünce donup kaldım. Dergiyi satın almadan önce heyecanla ayakta okuyup bitirdim. Eve dönerken yolda birkaç kez daha okudum. Yıllardır eleştirilerini takip ettiğim, kendisinden sayısız kitap önerisi aldığım Ömer Türkeş, benim romanımı yazmıştı. Roman taslağını tamamladığımda, basılacağını öğrendiğimde veya kitabı elime aldığımda hissetmediğim bir şeydi o an hissettiğim. Sorumluluk duygusuyla karışık, bambaşka bir mutluluk.

Dergilerin teker teker yok olduğu, editoryal sürecin ve eleştiri kültürünün günden güne zayıfladığı, her şeyin anlık flaş patlamaları eşliğinde övüldüğü veya gömüldüğü günümüzden bakınca büyük bir hüzünle karışık, büyük bir coşkuyla hatırlıyorum ilk kitabımla ilgili çıkan ilk yazıyı gördüğüm o anı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information