Türkiye sinema tarihinde geniş yer tutan Yeşilçam, belki birçok insan için melodramlardan “kurtulamayan,” fabrikasyon filmler üreten ve buna benzer nedenlerle biraz da utanılan bir dönem. Öte yandan, bahsi geçen bu geniş zaman diliminde üretilen filmler, ülke tarihindeki sosyoekonomik gelişmeleri ve politik atmosferi okumak için dahi elimizdeki en önemli görsel hafıza verilerinden biri. Ama yine de Yeşilçam’ı yalnızca bir veriye ya da arşiv içeriğine indirgeyerek, ülke tarihini okumak için bir enstrüman hâline getirerek haksızlık yapmayalım; bahsettiğimiz dönem Türkiye’de yaşayan, sinemaya ilgi duyan ya da duymayan hemen herkesin öyle ya da böyle görsel belleğinde yer edinmiş devasa bir film üretim makinası.

İşte bu devasa dönemin etkilerini belki çok kere Yeşilçam sonrası güncel sinema örneklerinde gördük, hatta Türkiye’de dünyaya açılan bir sektör hâline gelen ve ikinci Yeşilçam olarak görülen dizi sektörü belli belirsiz aldığı mirası korumaya devam etti ancak doğrudan tartışmaya açan, Yeşilçam unsurlarını belli bir motifle ve bilinçle işleyen çok az yapıma denk geldik. Hele ki özellikle bağımsız yapımlara, arthouse sinemaya yakın olanlar Yeşilçam’ı yok saydı. Ülke sinema tarihinin en geniş dönemi neredeyse bir travma gibi görüldü ve bastırmaya çalıştıkça kendine geri döneceği alanlar buldu ama gerçek anlamda kimse açık açık Yeşilçam’ı ve onun günümüz sinemasına etkisini (ya da inkâr edilmesini) konuşmak istemedi. Birkaç istisnai örnek hariç.

Bu geniş girizgahı yapmamın nedeni BluTV’de seyirciyle buluşan Yeşilçam: Bir Sinema Hayvanı dizisi. Tek başına bu cümle bile oldukça ilginç bir yere işaret ediyor; Yeşilçam’ın günümüzde dizi sektöründe devam ediyor olması görüşünü cebimize koyarak, dijital platformlar sinemayı nasıl etkiliyor soruları eşliğinde, ülke tarihinin en geniş sinema dönemine verilen ismin direkt olarak kendisini bir dijital platformda dizi olarak bulması hayli ilginç. Bu nedenle ister istemez akıllara iki soru geliyor: neden Yeşilçam? Neden şimdi? Bu sorulara doğrudan yanıt vermek çok anlamlı olmasa bile, ilk iki bölümü yayınlanan Yeşilçam: Bir Sinema Hayvanı incelemesi dâhilinde belki biraz tartışabiliriz.

Yeşilçam: Bir Sinema Hayvanı İlk İki Bölüm İncelemesi

Henüz ilk iki bölümüyle karşımızda olan Yeşilçam: Bir Sinema Hayvanı’nın yönetmen koltuğunda ülkenin en bağımsız gişe sinemacısı olarak görülen güzide yönetmenimiz Çağan Irmak oturuyor. Irmak, yapımlarında sinemanın varlığına çokça atıfta bulunan ve bu atıfları ülke politik tarihinin geniş resmi üzerine hafifçe serpiştiren bir anlatıcı olarak tanınmakla birlikte, seyircisini ağlatmakta usta bir yönetmen olarak da biliniyor. Senaryoda ise Barda, Ölümlü Dünya gibi öne çıkan sinema yapımlarının yanı sıra Kurtlar Vadisi, İçerde ve Hakan Muhafız gibi oldukça geniş yelpazede ama ortak noktaları seyirci kitlesini iyi belirleyen yapımlar olan bir senaryo yazım geçmişine sahip Volkan Sümbül ile çizgiroman ve edebiyata daha yakın bir çizgide kariyer oluşturan akademisyen yazar Levent Cantek’in imzası bulunuyor. Hikâyeden biraz bahsetmek gerekirse, 1960’lar Türkiye’sinde, Yeşilçam’ın altın çağında, birkaç talihsiz yapım sonrasında işleri kötüye giden ünlü prodüktör Semih Ateş (Çağatay Ulusoy) küllerinden yeniden doğmak üzere yeni bir yapıma başlarken entrika yumağının içine düşer. Ancak akıllı ve hırslı girişimlerle adeta en kötü durumu bile lehine çevirmekte usta olan Semih Ateş’in heyecanlı ve doludizgin hikayesinde aşk, ihanet, para, entrika, hüzün… Ne ararsanız vardır.

***Yazının bundan sonraki bölümü Yeşilçam: Bir Sinema Hayvanı’nın ilk iki bölümü ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Ancak elbette tüm bu olan biten yalnızca Semih Ateş’in başına gelenlerle sınırlandırılmıyor. Ortada ihtilal dönemi etkisinde, ciddi anlamda keskin bir bıçak üzerinde seyreden politik bir atmosfer var. Kıbrıs Meselesi bir yandan, ülke rejimi diğer yandan derken, Demokrat Parti’nin sloganıyla küçük Amerika yakıştırması yapılan Türkiye’de insanların eğlenmeye, gülmeye, ağlamaya olan ihtiyacı elbette küçük Hollywood tarafından karşılanıyor. Dizinin ilk açılış karesinden son anına kadar da işte bu Amerikanlaşma üzerine kurulu bir dil var. Bilinçli olduğunu pek düşünmemekle birlikte orijinalinin kopyası olduğunu fazlasıyla içselleştirmiş bir anlatıma sahip olan Yeşilçam: Bir Sinema Hayvanı, anlatıdaki en önemli mekânlardan biri olan Monaliza’nın isminden gelen kudretle; esas arzulanan şey bir Mona Lisa yaratmak ama tek yapabildiğimiz Monaliza der gibi. Teknik ekibin bolca başta Hollywood olmak üzere yabancı yapımlarda çalışmış olmasından da gelen bir teknik yeterlilikle olacak ki döneme ait dekor, kostüm, makyaj, ışık son derece titizlikle çalışılmışken, aşırı derecede klasik Hollywood sineması diline uygun kotarılan sinematografisiyle olaylar Beverly Hills’in işlek caddelerinden birinde geçiyormuş gibi yapılmaya çalışılmış ama en nihayetinde kurgunun ve hikâyenin hatırlatmasıyla anladığımız üzere olaylar Beyoğlu’nda geçiyor. En baştan kendisini Beyoğlu’na ait hisseden bir dille mizansen kurgulansaydı aynı “sahte” etki olur muydu, sorumuz bu. Bu açıdan bakılınca, Küçük Amerika sloganına eleştiri getirmek üzere yola çıkıyormuş gibi yapıp tekrar o sloganın içine düşen bir anlatım mekanizması olduğunu söyleyebiliriz.

Öte yandan, Yeşilçam’ın zorlu, çileli ve en parlak döneminde bile aşırı kısıtlı çalışma koşullarının dizide Ertem Eğilmez’in ağzından çıkan film makarasının yetmemesi serzenişiyle üstün körü geçiştirilmesi, bir noktada Semih Ateş’e yöneltilen “Film çekecek parayı nereden bulacaksın?” sorusuna verilen “Para bulunur. Önemli olan hikâye” cevabı oldukça Amerikan rüyası içinde debelenen fukara bir Yeşilçamlının hazin hikâyesinin özeti gibi. Fakat tüm bu unsurları, klasik Hollywood dilini dönemin ruhuyla ve iktidarın yapmayı hedeflediğiyle birleştirip okursak belki fazlasıyla özdüşünümsel bir yerden Yeşilçam: Bir Sinema Hayvanı’nın hakkını vermemiz gerekir.

Tüm bunların dışında dizi Yeşilçam unsurlarına nasıl göz kırpıyor diye sormak ve yeterli cevabı almak da mümkün. Öncelikle hâlihazırda fazlasıyla döneme ait gerçekçi verilerle işlenen bir hikâye var, yani baştan aşağıya tamamen kurgulanmış karakterlerden bahsetmiyoruz. Ertem Eğilmez, Atıf Yılmaz gibi dönemin önde gelen yönetmenleri Ayhan Işık gibi star‘ları anlatıda kendine yer bulan isimler. Oyuncuların yarışmalardan seçildiği sistemi de dizi yine anlatının merkezine yerleştiriyor ve ana karakterlerden Tülin Saygı (Afra Saraçoğlu) da bu şekilde hikâyeye dâhil oluyor. Elbette gerçek anlamda bir Yeşilçam unsuru olarak karakterlerin iyi ve kötü olarak çok net bir şekilde ayrıştırılabilmesi de Yeşilçam: Bir Sinema Hayvanı’nın başvurduğu bir strateji. Jön karakterimiz Semih Ateş aşk acısının yanı sıra gururlu ve mağrur ama aynı zamanda hırslı ve çalışkan bir iş adamıyken, hemen yanındaki Hakan (Bora Akkaş) zıpçıktı bir eküri rolünü üstleniyor. Elbette hikâyenin esas kadın karakteri Mine Cansu (Selin Şekerci) sektörün bataklığına saplanmış ve kötü adamlar tarafından kirletilmiş, solmaya ötelenmiş “nadide bir çiçekken” (ki kendisini ilk gördüğümüzde sapsarı bir peruk takıyor ki bu fazlasıyla Batılılaşmış kadın unsuru olarak görülüp birkaç istisna dışında Yeşilçam’da çok sevilmez), bir sonraki nadide çiçek henüz kimseler tarafından dokunulmamış Tülin Saygı oluveriyor. Yetkin Dikinciler’in robdöşambr ve viski ikilisiyle beraber muhteşem giden hain bakışları Reha Esmer karakterinin fenalıklarına can verirken, dizinin esas sosyopat karakteri İzzet Orkan -ki bu kadar şiddet ve porno düşkünü Yeşilçam’ın ilk dönemlerinde pek olmaz, o nedenle kendisinin dizide de Amerika Birleşik Devletleri’nden transfer olduğu belirtiliyor- Özgür Çevik’in beni her seferinde şaşırtan inanılmaz oyunculuğuyla can buluyor. Bu noktada belki de en önemli karakterlerden biri Mümtaz (Altan Erkekli) ise tam olarak ihanet eden kötü karakter gibi yapıp hemen ardından gerçekten onurlu bir insan olduğunu bir kere daha kanıtlayarak Yeşilçam’da arada kalan bir yan karakter olamayacağının bir kere daha altını çiziyor. Son olarak, fettan anne rolünde Nilüfer Açıkalın’ın canlandırdığı Adviye karakterinin zaman zaman diğer tüm karakterler gibi neyi hangi motivasyonla yaptığını anlamak mümkün olmasa da sadece Açıkalın’ın oyunculuğu bile bir nostalji unsuru olarak görülmeye değer.

Dünyada en çok sinema salonuna izleyici çekebilen ülkeler arasında hatırı sayılır bir yeri olan Türkiye’nin, sinemaya en çok seyirci çeken yönetmenlerinden Çağan Irmak bir dijital platformda hikâye anlatıyorsa, bu hikâyenin de adı Yeşilçam ise belki önümüzdeki dönemle ilgili ve biraz da geçmişimizle ilgili düşünmeye başlamakta fayda vardır. Semih Ateş’in dediği üzere esas bahsi geçen mevzu sinemaysa belki de her yol mubahtır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information