Bir liste yapmanın kaçınılmaz sonucu, o liste bittiği anda akla gelenler… Beni en çok etkileyen şarkılar, romanlar, filmler gibi başlıklar altında yaptığım ve yapacağım her liste bu kaderi paylaşacak. Yine de denemeye değer…

Leyla Yılmaz

Kan Dökülecek – There Will Be Blood (2007)

Yönetmen: Paul Thomas Anderson

Yönetmenlik dersi. Anlatımı, geçişleri, atmosferi ve Daniel Day-Lewis’in müthiş oyunculuğuyla izlediğim en iyi filmlerden.

4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün – 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile (2007)

Yönetmen: Cristian Mungiu

Bu film için birçok şey söylenebilir ama benim için önce “bir kadın dayanışması” filmi. Bazen sadece kadınların anlayabileceği detaylarıyla yürek burkan bir başyapıt.

Melankoli – Melancholia (2011)

Yönetmen: Lars Von Trier

İzlerken bir presin içinde sıkılıyor gibi hissetmiştim. Öyle acımasız bir yönetmen ki, izleyeni bir an bile rahatlatmıyor. Dayak yemekten beter etmişti.

Beyaz Bant – Das weiße Band – Eine deutsche Kindergeschichte (2009)

Yönetmen: Michael Haneke

Beni en çok etkileyen yönetmen… Bu filmde de, dingin, süssüz bir anlatımın nasıl güçlü olabileceğini gösteriyor bir kez daha. Faşizmi en iyi anlatan filmlerden biri.

Bir Zamanlar Anadolu’da (2011)

Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan

Bütün Ceylan sineması içinde bu filmin yeri ayrı. Mükemmel diyaloglar, unutulmaz oyunculuklar, çok iyi bir hikâye. Tüm bunların üstüne gelen morg sahnesi ve o kan lekesi hiç aklımdan çıkmaz.

Roma (2018)

Yönetmen: Alfonso Cuarón

 

Bu listede (yaşım tuttuğu hâlde) ilk kez televizyonda izlediğim tek film. Cuarón’un tek plan anlatımları sinema adına zirveler. Büyük Latin Amerikan romanlarını okurken aldığım hazzı aldım.

Dikkat, şehvet – Se, jie (2007)

Yönetmen: Ang Lee

Muhtemelen en iyi Ang Lee filmi. Bir yandan Çin ve Japon kültürünü izlerken, bir yandan erkek, kadın ve iktidar konularını ustaca işliyor. Ancak Ang Lee gibi bir yönetmenin altından kalkabileceği çok zorlu bir senaryo.

Perde Açılıyor – All About Eve (1950)

Yönetmen: Joseph L. Mankiewicz

Bu film bence klasik filmlerin klasiği. Bette Davis oyunculuğun hâlâ aşılmamış sınırlarını çiziyor. Yetmiş yıllık bir film olmasına rağmen o kadar yenilikçi bir anlatımı var ki, bugün yeni bir film olarak vizyona girebilir.

Truman Show – The Truman Show (1998)

Yönetmen: Peter Weir

Kendi içinde vites değiştiren, bir anda başka bir perdeye çıkan filmlere bayılıyorum. The Truman Show sinema izleyiciliği deneyimini en yüksekte yaşatan film sanırım benim için. Süreyya Sineması’nda izlemiştim ve dışarı çıkarken arkadaşıma “Film devam ediyor.” demiştim yaşlı gözlerle.

Maç Sayısı – Match Point (2005)

Yönetmen: Woody Allen

Woody Allen filmi gibi olmayan Woody Allen filmi. İhtişamlı adından ötürü bu filmden sonra sinemayı bırakacağını bile düşünmüştüm.

The Front Page (1974)

Yönetmen: Billy Wilder

Büyüyünce anladım ki, çocukluğumda yönetmeninin kim olduğunu bilmeden izlediğim favori filmlerimin neredeyse tamamında Billy Wider imzası varmış. Yerli sinemada da Sadık Şendil’i aynı şaşkınlıkla çok geç fark etmiştim. The Front Page ustanın en güzel filmlerinden.

Cinnet – The Shining (1980)

Yönetmen: Stanley Kubrick

Gerçek üstü anlatımın gerçeklikle kuvvetli bir bağı olması gerekiyor. Fantastik sinemanın en zorlandığı yer bu, aksi durumda inanmıyorsun filme. Kubrick kendini izleyiciye öyle bir inandırıyor ki, ikinci yarıdaki tüm saçmalıkları hayat kadar gerçekmiş gibi izliyorsunuz. Ve bu nedenle de kanınız donuyor.

Alien 3 – Alien³ (1992)

Yönetmen: David Fincher

İkinci filmiyle aksiyona gömülmüş bir seriye, böyle bir üçüncü filmle devam etmek, üstelik bu işi video klip yönetmeni genç bir isme emanet etmek… Muhtemelen yapım süreci birkaç kişi için korku filmi gibi olmuştur. Sonuçta seri en iyi filmini, sinema dünyası da en iyi yönetmenlerden birini kazandı.

Baba – The Godfather (1972) ve Baba 2 – The Godfather: Part II  (1974)

Yönetmen: Francis Ford Coppola

Son yönetmen kurgusuyla hayli rahatlamış görünse de Baba 3’ü yine de ekleyemedim. Bir yoruma gerek var mı?

İnce Kırmızı Hat – The Thin Red Line (1998)

Yönetmen: Terrence Malick

Şiirlerin iç içe geçmesi… Bu filme kağıt üzerinde nasıl onay verildi, nasıl bunca büyük oyuncu bu proje için bir araya geldi? Herhâlde Malick’in gücü olmasa böyle bir filme girişilemezdi. Kadıköy Rex’te izlemiş ve izlerken orada hissetmiştim kendimi.


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information