Filmler de bizde bıraktıkları tat da, his de, onlar hakkındaki düşüncelerimiz de; biz değiştikçe değişiyor bence. Onları güzel yapan da bu sanki. Film yaşayan bir şey. Kimi film, ilk izlediğimde, sinemadan çıkarken hissettiğim duyguları özlediğim için listede, kimisi tekrar izlemeden aklımda kaldığı hâliyle mutlu olduğumdan, kimisi de, tekrar tekrar izleyip sürekli yeni bir şeyler bulabildiğimiz için. Ama hepsi ben değiştikçe onlarla bağım kopmasın istediğimden, ileride kendime bir not olsun diye biraz.

                                                                                                                                                                         Ozan Açıktan

Son Gerçek – They Shoot Horses, Don’t They? (1969)

Yönetmen: Sydney Pollack

İnsanlık durumunu, üstelik çok da karmaşık bir hâliyle insan olma durumunu böylesine çekici bir şekilde anlatabilen çok az film var. Tom Waits’in dediği gibi, ben de bana berbat şeylerden bahseden güzel melodileri seviyorum. Bir diğer taraftan da popüler sinemanın bir örneği taklidi yaparak, gayet de derin bir anlatıma sahip olmasıyla beni çok etkiliyor. İKSV sayesinde Atlas Sineması’nda, sevgili dostum Ahmet Sesigürgil ile birlikte sinemada izleyip de salondan çıktığımız andaki o muazzam hissin de bendeki yeri büyük.

Birth (2004)

Yönetmen: Jonathan Glazer

Jonathan Glazer’ın bu filmi birçok sebeple benim için değerli. Olağanüstü basit bir olayın şahane bir şekilde derinleşmesi bu sebeplerin en başında yer alıyor. Harris Savides’in sinematografisi ve oyunculuklar da çok muazzam.

Cennetten de Garip – Stranger than Paradise (1984)

Yönetmen: Jim Jarmusch

Bu filmi izlediğimde, sinema beni sonsuza kadar büyüledi.

Yönetmen olmak, sinemayla ilgili herhangi bir şey yapmak hayali ilk bu filmi gördüğümde oluştu. Screaming Jay Hawkins’in filmin başındaki, tracking shot’a eşlik eden şarkısı gibi… “I put a spell a on you…” dedi film sanki bana ve büyü yaptı. Jarmsuch’un bu filmde seyircide yaratmayı başardığı his neyse bir gün onun birazını, bir benzerini, bir yakınını yaratmak için film yapmaya devam ettiğimi düşündüğüm zamanlar çok.

Belâ – Duel (1971)

Yönetmen: Steven Spielberg

Spielberg’in olduğunu bilmeden, bir pazar sineması olarak izleyip, günlerce aylarca etkisinden çıkamadığımdan olsa gerek. Vazgeçilmez bir “best of” parçası.

Kayıp Otoban – Lost Highway (1997)

Yönetmen: David Lynch

Müzikleriyle, atmosferiyle, sinemanın bir bilmece veya şiir olabileceğini hatırlattığı için. Sadece sinemanın yapabileceği şeyleri yapabildiği için. Yine günlerce gözümün önünden gitmeyen anları yüzünden.

Kıyamet – Apocalypse Now (1979)

Yönetmen: Francis Ford Coppola

Walter Murch’ün dediği gibi biraz, birçok insan yıllar sonra bu filmlere bakıp, bizim şimdi piramitlere bakıp düşündüğümüz şeyi hissedecek. “Zamanında bu filmler nasıl yapıldı FX‘ler, bilgisayarlar olmadan?” soracaklar muhtemelen. Ama bunun dışında da klasik sinemanın kalbinin attığı yeri temsil etmesi açısından, Coppola olmadan bu liste asla tamam olamayacağı için ve her izlediğimde ayrı bir yolculuk yaptığım bir şaheser olduğundan Apocalypse Now. Elbette esasen Coppola’nın bütün filmlerini saymam gerek.

Gece – La notte (1961) ve Batan Güneş – L’eclisse (1962)

Yönetmen: Michelangelo Antonioni

Aynı şekilde tüm Antonioni filmografisi buraya dâhil olmalı, ama bu iki filmin bildiğimiz bütün aşk üçgenleri içinde yeri benim için ayrı. Fincher’ın modern sinema için söylediği gibi aslında hepimiz “Kahramanın Yolculuğu”nu yeniden, yeniden ve yeniden keşfetmekle uğraşıyoruz, bu anlamda La notte ve L’eclisse de bence aşk üçgeni konusunun kuzey yıldızları oluyor. Her şeyi anlatmış Antonioni de biz takip ediyoruz sanki.

Yeniden Başla – Demolition (2015)

Yönetmen: Jean-Marc Vallée

Jean-Marc Vallée’nin çok çok sevdiğim bu filmi, her şeyiyle bayıldığım için listede. Olağanüstü bir film. Basit, gerçekçi ama bir o kadar da sıra dışı bir olay örgüsü var. Muazzam karakterleri canlandıran çok iyi oyuncular var. Komik, karanlık ve eğlenceli.

Sil Baştan – Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004)

Yönetmen: Michel Gondry

Aşk üzerine bir güzelleme. Sinematografik şahaneliklerinin çok daha ötesine geçen bir duygu hâli yaratıyor. Buluşlarıyla, oyunculukları ile ve finaliyle aklıma kazınan bir senaryo ve reji dehası. Inception’ı da izlemiştim; Fransızlar bilinçaltına girince eski sevgiliyi siliyor, Amerikalılar ise hemen bir dünyayı ele geçirme derdinde diye düşünmüştüm, bana kalırsa ikisi de aynı yerden hareket eden filmler çünkü.

The Dark Knight Trilogy (2005-2008-2012)

Yönetmen: Christopher Nolan

Nolan’ın en sevdiğim filmleri. Sinemaya koşarak gidip IMAX’te doya doya izlediğim, bayıla bayıla iyi ki sinema var dediğim filmlerden. Yarım saat boşluğum var ama ne izleyeceğimi bilmiyorsam, mutlaka bir iki sahnesini izlediğim şaheserler.

Takva (2006)

Yönetmen: Özer Kızıltan

Türk sinemasında bir kuyruklu yıldız bence. Çok zor olan bir şeyi, çok zarafetle ve dikkat çekici bir şekilde anlatmayı başarabilen yegane işlerden. Küçük adamın büyük derdi öykülerinin bendeki başyapıtlarından biri.

Bir Ayrılık – A Separation – Jodaeiye Nader az Simin (2011)

Yönetmen: Asghar Farhadi

Muazzam bir film. Farhadi’nin her filmi öyle ama bunun yeri ayrı. Kahramanın Yolculuğu olmadan da film çekilebileceğini anlatan yegane yönetmenlerden. Batının “bir’in hikâyesi olmadan film anlatısı olmaz”larını kıran, cemaatle-cemiyetle ve o ilişkilerle de film öyküsü kurabilen, bunu yaparken de ilgi çekici olmayı hiç kaybetmeyen bir usta.

Serseri Aşıklar – À bout de souffle (1960)

Yönetmen: Jean-Luc Godard

İlk izlediğimde, aklımı almıştı. Sinema sanatının zanaatının bütününe bir yanıtı var Godard’ın her filminde. Varoluşçuluk ve yeni dalga gibi sinemanın içeriğine veya felsefeye kadar genişleyen yaklaşımı kadar üslupsal denemeler, imza attığı yüzlerce styling kararı ve sinemanın zanaatine dair her hareketi sebebiyle, -Merve Yakut’un romanına da selam olsun- bence de sinemanın bir diğer tabiri de “Godard Makinesi” olmalı.

Diriliş – The Revenant (2015)

Yönetmen: Alejandro G. Iñárritu

Bir başka sinema şaheseri. Gerçekçilik, atmosfer, oyunculuk, anlatı. Her şeyiyle çok severek izlediğim, tekrar tekrar izlenecek bir film.

Yerçekimi – Gravity (2013)

Yönetmen: Alfonso Cuarón

Sinematik deneyimin en üst noktalarından biri bence.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information