Yuva - The Nest filminin merkezinde yer alan O’Hara ailesiyle tanıştığımız andan itibaren, yaşadıkları hayat tarzını nasıl karşılayabildiklerini hesaplamaya başlıyoruz. New York’ta sahip oldukları havuzlu evden, Londra’da yaşamaya başladıkları devasa malikâneye kadar uzayan yolculukta aynı soru kafamızda dönüp duruyor. Hikâyeyi izledikçe sorumuz da cevabını buluyor çünkü hayallerimizdeki hayatı yaşadığını düşündüğümüz O’Hara ailesi de aslında o hayata gerçekten sahip değil. The Nest, Sean Durkin’in Martha Marcy May Marlene’den sonraki ilk filmi. Dünya prömiyerini 2020 Sundance Film Festivali’nde yapan film, O’Hara ailesinin kıskandıran yaşamı ardındaki gerçekleri ortaya seriyor. Allison O’Hara ve Roy O’Hara’nın evliliği neredeyse bütün problemlerini hasır altı ederken uzaktan bakıldığında her şeye sahip olduklarını düşündüren cinsten. Etkileyici dış görünüşleri, ferah evleri ve çocuklarıyla ideal kavramına uymak için kâğıt üzerinde her şeyi tamam olan bu çiftin en büyük problemi en derin noktalarında yatıyor. Film boyunca bu problem, ilişkilerini içten içe kemirmeye devam ediyor ve en sonunda görmezden gelinemeyecek kadar yüzeye çıkıyor. Hikâye, karakterleri bugüne kadar daima kafalarını başka yöne çevirip çözmeye çalışmaktan kaçtıkları o büyük sorunla belki de ilk kez yüzleşip varlığını kabul etmek zorunda bırakıyor. Roy, sıradan bir günün alelade bir saatinde Allison’ın yanına giderek işi için Amerika’dan İngiltere’ye taşınmaları gerektiğinin haberini veriyor. Böylece bardağı taşıran son damla için çoktan başlayan geri sayım daha da hızlanıyor. The Nest: Daima Daha Fazlasını İstemek Roy O’Hara 80’li yıllarda geçen hikâyeden anladığımız kadarıyla finans sektöründe çalışan işinde başarılı bir yatırımcı. Ancak Jude Law’un canlandırdığı karakter bundan ibaret değil çünkü aynı zamanda iflah olmayan bir hayalperest. Zorlu geçmişinden gelen travmaları olan Roy, ailesine hep daha fazlasını sunabilmek konusunda kurduğu hayallere, elinde somut detaylar olmadan hızlıca inanarak hırslı olmanın da ötesine geçiyor ve kurduğu hayallerde kendini kaybettiği her an, farkında olmadan elindekilerden biraz daha eksiltiyor. Hep daha fazlasına sahip olabilme isteğinin peşinde hesapsızca attığı her adımda, problemlerini biriktiren ailesine biraz daha zarar veriyor. Yüzleşmeden biriktirdikleri tüm kızgınlıkların ilişkilerinin üzerinde yarattığı ağırlık, sadece karakterler için değil, aynı zamanda çocukları ve seyirci olarak bizler için de git gide artıyor. Her ne kadar, geçtiği dönemin ataerkil toplumsal yapısı ve kendisini belirli bir kalıba uydurmaya çalışan Roy’un egosu sebebiyle geri planda bırakılıyor gibi görünse de Allison, tıpkı annesi para işleriyle eşinin uğraşması gerektiğini söylediğinde karşı çıktığı gibi, Carrie Coon’un başarılı performansıyla buluştuğunda kendisine biçilen bu konuma da karşı duruyor. Roy’un hayallerinde kaybolduğu her anı fark ediyor ve hatta yıkıcı ama kaçınılmaz son için hazırlık da yapıyor. Film bu iki karakterin arasında kurduğu etkileyici dinamik üzerinden her biri başka bir kızgınlığı yutmaya çalışan O’Hara ailesinin üyelerinin en sonunda birbirlerini görmezden gelmektense, kabul etmeyi öğrenme sürecini anlatıyor. Mátyás Erély’nin sinematografisinin gözetlermişçesine uzak mesafede kalmayı tercih eden kamera hareketleri, Sean Durkin’in senaryosu ile birleşince, O’Hara ailesinin dışarıdan görünen hâllerinin ardında sakladıkları soğuk iklim, saklanamaz hâle geliyor. Aynı zamanda Arcade Fire grubu üyelerinden Richard Reed Parry’nin müzikleri de bu hissiyatı destekliyor. Hikâye, bu gibi unsurların da yardımıyla bizlere daima ailenin merkezindeki en büyük sorunu, yani Roy’un hep daha fazlasına sahip olabilmek için duyduğu tükenmeyen açlığı işaret ediyor. Jude Law’un en iyi performanslarından birini sergileyerek canlandırdığı karakterin bu özelliği, başta Allison olmak üzere tüm…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

The Nest, O’Hara ailesinin en büyük sorununu anlatırken bazen tekrara düşse de izleyicisini aile bireylerinin patlama noktalarına ulaşma yolculuğunun peşinde sürüklüyor.

Kullanıcı Puanları: 3.46 ( 4 oy)
75


Yuva – The Nest filminin merkezinde yer alan O’Hara ailesiyle tanıştığımız andan itibaren, yaşadıkları hayat tarzını nasıl karşılayabildiklerini hesaplamaya başlıyoruz. New York’ta sahip oldukları havuzlu evden, Londra’da yaşamaya başladıkları devasa malikâneye kadar uzayan yolculukta aynı soru kafamızda dönüp duruyor. Hikâyeyi izledikçe sorumuz da cevabını buluyor çünkü hayallerimizdeki hayatı yaşadığını düşündüğümüz O’Hara ailesi de aslında o hayata gerçekten sahip değil.

The Nest, Sean Durkin’in Martha Marcy May Marlene’den sonraki ilk filmi. Dünya prömiyerini 2020 Sundance Film Festivali’nde yapan film, O’Hara ailesinin kıskandıran yaşamı ardındaki gerçekleri ortaya seriyor. Allison O’Hara ve Roy O’Hara’nın evliliği neredeyse bütün problemlerini hasır altı ederken uzaktan bakıldığında her şeye sahip olduklarını düşündüren cinsten. Etkileyici dış görünüşleri, ferah evleri ve çocuklarıyla ideal kavramına uymak için kâğıt üzerinde her şeyi tamam olan bu çiftin en büyük problemi en derin noktalarında yatıyor. Film boyunca bu problem, ilişkilerini içten içe kemirmeye devam ediyor ve en sonunda görmezden gelinemeyecek kadar yüzeye çıkıyor. Hikâye, karakterleri bugüne kadar daima kafalarını başka yöne çevirip çözmeye çalışmaktan kaçtıkları o büyük sorunla belki de ilk kez yüzleşip varlığını kabul etmek zorunda bırakıyor. Roy, sıradan bir günün alelade bir saatinde Allison’ın yanına giderek işi için Amerika’dan İngiltere’ye taşınmaları gerektiğinin haberini veriyor. Böylece bardağı taşıran son damla için çoktan başlayan geri sayım daha da hızlanıyor.

The Nest: Daima Daha Fazlasını İstemek

Roy O’Hara 80’li yıllarda geçen hikâyeden anladığımız kadarıyla finans sektöründe çalışan işinde başarılı bir yatırımcı. Ancak Jude Law’un canlandırdığı karakter bundan ibaret değil çünkü aynı zamanda iflah olmayan bir hayalperest. Zorlu geçmişinden gelen travmaları olan Roy, ailesine hep daha fazlasını sunabilmek konusunda kurduğu hayallere, elinde somut detaylar olmadan hızlıca inanarak hırslı olmanın da ötesine geçiyor ve kurduğu hayallerde kendini kaybettiği her an, farkında olmadan elindekilerden biraz daha eksiltiyor. Hep daha fazlasına sahip olabilme isteğinin peşinde hesapsızca attığı her adımda, problemlerini biriktiren ailesine biraz daha zarar veriyor. Yüzleşmeden biriktirdikleri tüm kızgınlıkların ilişkilerinin üzerinde yarattığı ağırlık, sadece karakterler için değil, aynı zamanda çocukları ve seyirci olarak bizler için de git gide artıyor. Her ne kadar, geçtiği dönemin ataerkil toplumsal yapısı ve kendisini belirli bir kalıba uydurmaya çalışan Roy’un egosu sebebiyle geri planda bırakılıyor gibi görünse de Allison, tıpkı annesi para işleriyle eşinin uğraşması gerektiğini söylediğinde karşı çıktığı gibi, Carrie Coon’un başarılı performansıyla buluştuğunda kendisine biçilen bu konuma da karşı duruyor. Roy’un hayallerinde kaybolduğu her anı fark ediyor ve hatta yıkıcı ama kaçınılmaz son için hazırlık da yapıyor. Film bu iki karakterin arasında kurduğu etkileyici dinamik üzerinden her biri başka bir kızgınlığı yutmaya çalışan O’Hara ailesinin üyelerinin en sonunda birbirlerini görmezden gelmektense, kabul etmeyi öğrenme sürecini anlatıyor.

Mátyás Erély’nin sinematografisinin gözetlermişçesine uzak mesafede kalmayı tercih eden kamera hareketleri, Sean Durkin’in senaryosu ile birleşince, O’Hara ailesinin dışarıdan görünen hâllerinin ardında sakladıkları soğuk iklim, saklanamaz hâle geliyor. Aynı zamanda Arcade Fire grubu üyelerinden Richard Reed Parry’nin müzikleri de bu hissiyatı destekliyor. Hikâye, bu gibi unsurların da yardımıyla bizlere daima ailenin merkezindeki en büyük sorunu, yani Roy’un hep daha fazlasına sahip olabilmek için duyduğu tükenmeyen açlığı işaret ediyor. Jude Law’un en iyi performanslarından birini sergileyerek canlandırdığı karakterin bu özelliği, başta Allison olmak üzere tüm aileyi hep kaçtıkları o yüzleşme anına sürükleyen en önemli tetikleyici etken olsa da bir süre sonra filmin bunu belirtme çabası çok fazla ortaya çıkıyor ve tekrara düşüyor. Buna rağmen film, süresini aşmıyor ve olaylar tam olması gerektiği gibi ilerliyor. Bu sırada ise, özellikle Allison’ın içinde bulundukları bu süreçle mücadele etmeye çabalarken ve Roy’u belki de ilk kez gerçekten tanımaya başladığı anlarda verdiği tepkiler hikâyeyi sırtlanıyor ve ritmi daima yüksek tutuyor. Hatta bu anlar, tıpkı ilk gördüğü gece kulübünde kendisini kontrolsüzce kaybettiğinde olduğu gibi filmin en akılda kalıcı sahneleri hâline geliyor. Filmin şaşırtıcı derecede sessiz fakat çarpıcı finali ise, hikâyeyi tam da olması gerektiği gibi, oldukça gerçek ve bir o kadar da soğuk bir şekilde noktalıyor.

Roy’a en açık şekilde kendisini toparlaması gerektiğini söyleyen alakasız bir taksi şoförü filmin izleyicisine bağ kurulabilir şekilde sunduğu neredeyse tek karakteri. Buna rağmen film, izleyicisini iki saate yakın süresinde takıntıları ve travmaları peşinde dipsiz bir girdabın içine çekilen Roy’un peşine takıyor. The Nest, O’Hara ailesinin en büyük sorununu anlatırken bazen tekrara düşüyor fakat izleyicisini aile bireylerinin patlama noktalarına ulaşma yolculuğunun peşinde sürüklüyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information